Türklerin İslam Dünyasındaki Faaliyetleri
İmam Hatip 6. Sınıf Temel Dini Bilgiler Eğitim Seti 5 DVD

Türklerin İslam Dünyasındaki Faaliyetleri

4. TÜRKLERİN İSLAM DÜNYASINDAKİ FAALİYETLERİ

Türklerin İslam dünyası üzerinde siyasi, sosyal ve ekonomik alanlarda birçok etkileri olmuştur. Selçuklular, bir taraftan Abbasileri yıkıcı iç ve dış güçlere karşı korurken diğer taraftan Müslümanlara yönelik yapılan Haçlı seferlerine karşı koydu. Osmanlılar ise İslam coğrafyasının birliğini sağlayarak bu birliğin devamı için çalıştı. Ayrıca kutsal toprakların hizmetkârlığını yaptı. Diğer taraftan hem Selçuklu hem de Osmanlılar İslam medeniyetinin gelişmesi ve yerleşmesine önemli katkılarda bulundular.

4.1. Selçuklular ve Abbasi Halifeliğinin Korunması
Abbasilerin (750/1258) Emevileri devirme planları Horasan bölgesinde de taraftar buldu. Bu bölgede Emevilerin yönetiminden rahatsız olan Türkler, Abbasilerin bu hareketine destek verdiler. Dolayısıyla Abbasilerin iktidara taşınmasında Türklerin de rolü olmuştur. Abbasiler, Türklerin hem bu desteğinden hem de askerî yeteneklerini bildiklerinden birçok Türk’e devlet yönetiminde görev verdiler. Abbasi halifelerinden Harun Reşit’le birlikte muhafız birlikleri büyük ölçüde Türklerden oluşmaya başladı.29 Bu birliklerin görevi Abbasi saray ve iktidarını her tür saldırı ve tehdite karşı korumaktı. Hilafet merkezi Kûfe’den Bağdat’a taşındığı zaman halifenin sarayının yanına Horasan’dan getirilen birlikler için kışlalar yapıldı. Halife, bu birlikteki önemli komutanlarına toprak (ıkta) vermişti. Onlar arasında Mübarek etTürki gibi Türk komutanları da vardı.

Halife Me’mun, Türklere Arap ve Farslardan daha çok güvendiği için Arap ve Fars unsurunun siyasi baskılarına karşı bir denge unsuru olarak Türk birlikleri oluşturdu. Kısa sürede sayısı otuz bine ulaşan bu birliklere özel kıyafetler hazırlanarak bunlar diğer birliklerden ayrı tutuldu. Mu’tasım Dönemi’nde Türkler, önemli devlet makamlarına ve ordu komutanlıklarına getirildiler. Mu’tasım, Türklerin Araplarla karışıp savaşçı özelliklerini kaybetmemesi için onların yerleşeceği Samarra şehrini kurdurdu. Türk birliklerini geldikleri bölgenin bey veya asilzadeleri komuta ediyordu. Onlar asla yabancı kimselerin emrine verilmemiştir. Türkler kendilerine duyulan bu güveni boşa çıkarmadılar. Çünkü Abbasi iktidarını endişeye düşüren Zenciler Ayaklanması, kimi Şii ve Harici isyanları, Babek başkaldırışı ve Horasan bölgesinde ortaya çıkan diğer bazı ayaklanmalar hep Türk askerleri sayesinde bastırıldı.

İslam dünyası 10. yüzyılın başlarından itibaren bir parçalanma sürecine girdi. Bu süreçten Abbasi Devleti de etkilenerek bazı vilayetler üzerindeki kontrolünü kaybetti. Bu gelişmeler üzerine Abbasi Devleti’nin sınırları içinde küçük bazı devletçikler ortaya çıktı. Örneğin Karmatiler, Suriye’yi ele geçirip Abbasilerin başkenti Bağdat’ı tehdit etmeye başladılar. Daha da ileri giderek Mekke’ye saldırdılar. Diğer yan dan Fatımiler önce Kuzey Afrika’yı, ardından da Hicaz bölgesini (Mekke/Medine) işgal ettiler.

Bağdat’ta hutbeyi kendi adlarına okutmaya başladılar. Büveyhiler ise 945’te başkent Bağdat’ı ele geçirdiler. Abbasi halifesini baskı altına alarak devletin işleyişini kendi istek ve görüşlerine göre yönlendirmeye başladılar. Bu baskı ve saldırılardan çok rahatsız olan Abbasi halifesi Kaim Biemrillah, siyasi bir güç olarak kendini hissettiren Selçuklu Türklerinden yardım istedi. Bu istek üzerine Büyük Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey, 1055 yılında Bağdat’a gitti ve Abbasi halifesini Büveyhilerin baskısından kurtardı. Bunun üzerine Abbasi halifesi, Tuğrul Bey’e yardımından dolayı “Doğu’nun ve Batı’nın hükümdarı” unvanını verdi ve cuma hutbesini onun adına okuttu. Selçuklular, halkın dini doğru kanaldan öğrenmeleri için başta Bağdat olmak üzere Belh, Nişapur, Herat, Isfahan, Basra, Merv ve Musul gibi şehirlerde çok sayıda “medrese” adıyla bilinen eğitim kurumu açtılar. Zamanla bu kurumlar köylere kadar yayıldı. Bu eğitim kurumlan sayesinde Müslümanlar, İslam’ı Kur’an ve sünnet çizgisinde öğrendiler.

Selçuklular, Bağdat’ta asayişi sağladıktan sonra Mekke ve Medine’yi işgal eden Fatımi nüfuzuna da son verdiler. Böylece Kuzey Afrika ve Endülüs dışındaki İslam ülkelerinde bir birlik sağlanmış oldu.

TARTIŞALIM

Samarra, Abbasi Devleti zamanında Irak'ta Bağdat'ın yaklaşık 100 km uzağında ve Dicle kenarında kuruldu. Bu şehri, Halife Mu'tasım'a ve ücretli Türk ordusuna yeni bir yerleşim merkezi sağlamak amacıyla Abbasi komutanı ve aynı zamanda daTürk olan Eşnas, 836 yılında kurmuştur. Burası Abbasi Devleti'ne 56 yıl başkentlik yapmıştır.

Abbasiler, Türkler için neden böyle bir şehir kurmaya ihtiyaç duymuşlardır? Tartışınız.

4.2. Haçlı Seferleri Karşısında Anadolu Selçukluları
1113. yüzyıllar arasında Hristiyan Batı dünyasının Müslümanların elinde bulunan Kudüs’ü geri almak, Türkleri Anadolu’dan uzaklaştırmak ve Doğu’nun zenginliklerine sahip olmak amacıyla düzenledikleri seferlere Haçlı Seferleri denir. Haçlı Seferleri, Orta Çağ’ın en büyük siyasi ve askerî olaylarından biri kabul Türklerin Anadolu topraklarının önemli bir kısmını ele geçirmesi Bizans ve Avrupalıları ciddi anlamda endişeye düşürdü. Türklerin Anadolu’dan atılmaları gerektiği düşüncesine ilk öncülük eden Bizans imparatoru VII. Mihail’dir. Çünkü Hristiyanlığın doğu sınırını korumakla görevli olan imparator, Türkler karşısında zaafa düşmüştü. O düştüğü askerî zaafı gidermek için 1074 yılında papa aracılığı ile Türklere karşı Avrupa’dan askerî yardım istedi.

Zaten papalık da Bizans’ın Anadolu’daki Türk ilerleyişini durduramamasından endişe duyuyordu. Bu sebeple Papa VII. Gregorius, Bizans İmparotoru’nun yardım çağrısını olumlu karşıladı. Ancak yardım gerçekleşemedi. Gregorius’tan sonra Papa olan II. Urbanus, Türklerin varlığına son vermek ve doğuda yaşayan Hristiyan kardeşlerine yardım etmek için Avrupa Hristiyanlarına çağrıda bulundu. O dönemde I. Süleyman Şah’ın ölümü (1086) ve Büyük Selçuklu Devleti içindeki iktidar kavgaları yüzünden bir otorite boşluğu oluşmuştu. Bunları fırsat olarak değerlendiren Bizans İmparatoru, kendi ordusunun papalık tarafından desteklenmesi hâlinde Türkleri Anadolu’dan kolayca atabileceğini düşündü. Bunun üzerine Avrupa’nın farklı ülkelerinden gelen kimselerden oluşan Haçlı Seferlerinin ilki 1096/1099 yılları arasında yapıldı. İlk Haçlı ordusunun tamamına yakını Türkiye Selçukluları tarafından etkisiz hâle getirildi.

Bu yenilgiden sonra çok kalabalık (altı yüz bin civarında) bir Haçlı dalgası daha İstanbul’a geldi (1096). Bizans İmparatorluğu’nun rehberliğinde İstanbul’dan Anadolu’ya geçen bu Haçlılar, Türkiye Selçuklularının başkenti olan İznik’i kuşattılar. Bu kalabalık ordu karşısında başarılı olamayacağını anlayan I. Kılıç Arslan, geri çekilmek zorunda kaldı. Haçlılar İznik’ialarak (1097) Bizans’a teslim ettiler. Haçlı ordusu, Akşehir, Konya, Ereğli yolunu takip ederek Maraş ve Göksun üzerinden Antakya’ya ulaştı. Haçlılar şehirdeki Müslüman halkı öldürdüler ve her yeri yağmaladılar. Ereğli’de ana ordudan ayrılan ve Ermenilerle işbirliği yapan bir grup Haçlı ise Gülek Boğazı’ndan geçerek Tarsus, Adana ve Misis’i de alarak Urfa’ya vardılar. Burada bir Haçlı Devleti (kontluk) kurdular. Türklerin engellemelerine rağmen ilerleyişlerini sürdüren Haçlı kuvvetleri, Trablusşam ve Yafa’yı da alarak nihayet Kudüs’e ulaştıklarında (1099)

sayıları elli bin kadar kalmıştı. Fatımilerden Kudüs’ü alan Haçlılar, burada da bir Latin Krallığı kurdular. Bu sonuç, Avrupa’da büyük bir sevinçle karşılandı.

Anadolu'ya saldıran Hıristiyan Avrupa ordularının askerleri, göğüs ve sırtlarında haç işareti taşıdıkları için bu seferlere Haçlı Seferi, orduya da Haçlı Ordusu denmiştir.
Birinci Haçlı Seferi, Türkleri İznik’i bırakıp Orta Anadolu’ya çekilmeye zorlamışsa da Selçukluların bu bölgede toparlanıp bütünleşmesine zemin hazırlamıştır. Haçlıların bu saldırısından sonra İznik yerine Konya başkent yapılmış, Haçlı tehlikesine karşı Danişmentli Beyliği ile birleşme kararına varılmıştır.

Musul Atabeyi İmamettin Zengi’nin Haçlıların kurduğu Urfa Kontluğu’na son vermesi Avrupa’da şok etkisi yaptı. Bunun üzerine Alman İmparatoru III. Konrat ile Fransa kralı VII. Luis, ordularıyla ayrı ayrı yollardan farklı zamanlarda harekete geçtiler. Böylece İkinci Haçlı Seferi de (1147/1149) başladı. İki kral İznik’te buluşarak Efes, Denizli ve Antalya üzerinden Suriye’ye geçmek istediler. Fakat Selçuklu ordusu Haçlılara ağır kayıplar verdirdi. Antalya’ya ulaşabilen Haçlılardan bir kısmı Suriye’ye giderken bir kısmı da Antalya’da terk edildi. Netice olarak kral ve imparatorun katıldığı bu Haçlı Seferi de Türklerin direnişi karşısında amacına ulaşamamıştır.

Selahattin Eyyubi’nin Kudüs’ü tekrar ele geçirmesi (1187) Üçüncü Haçlı Seferi’nin (1189/1192) düzenlenmesine sebep olmuştur. Kudüs’ün Müslümanların eline geçtiği haberi Avrupa’da büyük yankı uyandırmış ve Papa III. Urbanus bu haberin üzüntüsünden ölmüştür. Halefi VIII. Gregorius bir bildiri yayımla yarak bütün Batı Hristiyanlarını yeni bir Haçlı Seferine çağırdı. Ancak o da iki ay sonra öldü.

Alman İmparatoru, İngiltere ve Fransa kralları arasında görüşmeler yapıldı ve nihayet Alman İmparatoru Friedrich 1189 yılının mayısında büyük bir orduyla yola çıktı. Friedrich, ordusunu Çanakkale Boğazı’ndan geçirerek yolunaögüneyden devam etti.

Selçuklu ordusu bu savaşa girmedi. Sadece ordunun peşine takılarak onları takip etti. Bu takip Haçlı ordusunun aç susuz kalmasına ve ağır kayıplar vermesine neden oldu. Friedrich’in Silifke Çayı’nı geçerken boğulması üzerine ordunun morali bozuldu ve ordu dağıldı. Böylece doğudaki Haçlıların ümitle beklediği yardım, hedefine ulaşamadı.1198’de papa olan III. Innocentius doğuya yeni bir Haçlı Seferi yapılmasını istiyor ve bunun papalığın görevi olduğunu söylüyordu. Gönderdiği elçi ve mektuplarla Avrupalıları bu sefere çağırdı. Bu çağrıya cevaplar gecikmedi ve Dördüncü Haçlı Seferi 1202/1204 yılları arasında başladı. Haçlı filosu 24 Haziran 1203’te İstanbul önlerine geldi. Fakat Haçlı ordusu, Bizans halkına saygısız ve acımasız davrandı. Ayasofya’ya atlarıyla giren Haçlılar, şehri yağmaladılar. Bunun üzerine Bizans halkı ayaklandı. Haçlılar İstanbul’u bir harabeye çevirdiler. Bu sırada İmparator ve oğlunu öldürdüler. Bu karışıklıktan yararlanan Haçlılar, İstanbul’da bir Latin Krallığı kurdular (1204).

Dördüncü Haçlı Seferi’yle Bizans İmparatorluğu’na vurulan darbe Anadolu’daki Türk hâkimiyetinin güçlenmesine yardımcı olmuştur. Bu seferlerden sonra dört büyük Haçlı Seferi daha düzenlenmişse de Anadolu’dan geçişte Türklerin rahat vermeyeceğini anladıkları için hiçbiri Anadolu üzerinden yapılamamıştır. Her seferinde deniz yolu tercih edilmiştir. Sonunda Haçlılar, Anadolu’daki Türk ve İslam varlığını ortadan kaldırmak için bu seferlerin yeterli olmadığını anladılar. Haçlı seferlerinin her birinde İslam’ın ve İslam dünyasının korunması için en fazla çabayı Türklerin gösterdiği ortaya çıkmıştır.

4.3. İslam Coğrafyasının Korunmasında Osmanlıların Rolü

Türkler, İslamiyet’i kabul ettikten kısa bir süre sonra İslamiyet’in hem en ileri temsilcileri hem de en etkin koruyucuları durumuna geldiler. Bunun en bariz örneği Osmanlılardır. Osmanlılar, 15 ve 16. yüzyıllarda gerçekleştirdiği fetihlerle bir dünya devleti hâline gelmiştir. Onların bu gücünden dolayı Hindistan, Kuzey Afrika ve Endülüs gibi coğrafyalarda yaşayan Müslümanlar, gayrimüslimlerin saldırı ve baskılarına karşı Osmanlıyı bir kurtarıcı olarak kabul ediyor ve sıkıştıkları zaman Osmanlıdan yardım talep ediyordu. Ancak bazı coğrafyaların uzaklığı ve Osmanlıyı meşgul eden farklı problemlerin çıkması bu yardımların amacına ulaşmasını zaman zaman engelliyordu.

1487 yılından itibaren İspanyol Krallığı’nın Endülüs Müslümanlarını Hristiyanlaştırmak için yaptığı baskılara karşı Endülüs Müslümanları Osmanlı Devleti’nden yardım talebinde bulundular. Osmanlı bu isteğe olumlu cevap vermesine rağmen Endülüs’ün uzaklığı nedeniyle yardımlar nihai amacına ulaşmadı.

Aslında Osmanlı zulme uğrayan herkese kol kanat geriyor ve korumasına alıyordu. Osmanlı 1492 yılında İspanya kralı tarafından sürülenYahudileri, İstanbul ve Selanik'e yerleştirmiştir.
Bu olayı Osmanlı adaleti ve hoşgörüsü açısından değerlendiriniz.
İspanya Krallığı 1609 yılında Müslümanları sürgüne tabi tutmuştu. Osmanlı, sürülen Müslümanların bir kısmını gemilerle kendi topraklarına getirerek onları İspanyol zulmünden kurtardı. Ömeğin Gırnata Müslümanları II. Bayezit’e bir temsilci göndermişti. II. Bayezit bu yardım talebine cevap olarak 1505 yılında Kemal Reis kumandasında bir donanma gönderdi.

Kemal Reis, İspanya kıyılarını vurduktan sonra bir grup Endülüslü Müslümanı kurtararak Kuzey Afrika’ya ve İstanbul’a taşıdı. II. Bayazid’ten sonra padişah olan Yavuz Sultan Selim’e (1512/1520)

de 1519 senesinde Cezayir halkı bir mektup göndererek gerek Endülüs gerekse Kuzey Afrika Müslümanlarının Hristiyan saldırıları karşısında güçsüz kaldıklarını bildirdiler. Yavuz, Safeviler ve Memluklülerle meşgul olduğu için onlarla ilgilenme fırsatı bulamadı.
İspanya Krallığı, 1509’da büyük bir ordu ile Cezayir’e saldırdı. Daha sonra 1535’te de Tunus’u egemenliği altına aldı. Müslümanları sömürmek ve Hristiyanlaştırmak amacını taşıyan bu saldırılar karşısında Osmanlı, hemen harekete geçti. Barbaros ve ağabeyi Oruç Reis’in çabalarıyla 1520’de Cezayir, İspanyolların tehdidinden kurtarılarak Osmanlının korumasına alındı. Sonra da Osmanlı kuvvetleri 1551’de Trablusgarp’ı, 1574’de ise Tunus’u İspanyollardan kurtardı. Böylece Kuzey Afrika İslam coğrafyasından koparılamadı ve Müslümanların Hristiyanlaştırılması da önlendi.

15. yüzyılda İspanyol ve Portekizliler, dayanıklı gemiler inşa ederek büyük coğrafi keşiflere çıktılar. Hindistan sularına gelen Portekizliler, doğu mallarının Akdeniz’e ulaşma noktalarına hâkim oldular. Bu durumdan rahatsız olan Memluklüler, Osmanlılardan yardım istedi. II. Bayezit, Selman Reis’i buraya göndererek onları yalnız bırakmadı.
Osmanlı, Uzak Doğu’daki Müslümanları da korumaya çalışıyordu. Örneğin Portekizler Endonezya’daki Açe’yi tehdit ettiklerinde Açeli Müslümanların yardım istemesi üzerine Osmanlı, oraya on yedi gemiyle yeterli miktarda top, tüfek ve cephane göndermiştir.
Yine Portekizlilerin Arap Yarımadası’nı tehdit etmesi üzerine Osmanlı, o bölge için de harekete geçerek önce Kızıldeniz ve Basra Körfezi’nde hâkimiyet sağladı. Sonra da Yemen’i Osmanlı topraklarına katarak Portekizlilerin kutsal topraklara yönelik tehdidini ortadan kaldırdı (1538).

Osmanlı Devleti, Hindistan’da Gucerat ve Kaliküt’teki Müslümanların yardım isteği üzerine Hadım Süleyman Paşa’yı Hint Okyanusu’na bir donanmayla gönderdi. Bu donanma Portekizlileri Diu’da kuşattı.
Daha sonra Yemen'e geri döndü.

PAYLAŞALIM
Osmanlıların İslam coğrafyasını nasıl korudukları hakkında bir araştırma yaparak elde ettiğiniz bilgileri sınıfla paylaşınız.

Osmanlılar 16. yüzyılda Rus yayılmasına karşı Orta Asya'daki Müslüman Türklerle de bir birlik oluşturmanın planını yapmışlardır. Örneğin Karadeniz’den Hazar Denizi’ne ulaşmak için Don ve Volga nehirlerini bir kanalla birleştirmek istemişlerdir. 1569’da kanalın açılmasına başlanmış ve bir kısmı da açılmıştır. Daha sonra kışın bastırması ve ertesi yıl da Yemen’de isyanların çıkması bu çalışmaları engellemiştir. Çarlık Rusya’nın Orta Asya’daki Türk yurtlarını işgal ettiği sırada o bölgedeki Türklerin yardım çağrılarına da sessiz kalınmamıştır. Bölgeye özel görevliler gönderilmiş fakat Osmanlıyı meşgul eden başka problemlerin çıkması o bölgeye yapılan yardımların yetersiz kalmasına neden olmuştur.

Osmanlı Dönemi’nde Müslüman Türk askerleri İslam coğrafyasının yabancı işgali altına girmemesi için her yerde en zor şartlarda dahi mücadele etmiştir. Bu da Türklerin İslam’la özdeşleştiğinin bir göstergesidir.

4.4. Osmanlıların Kutsal Topraklara Hizmetleri
Kâbe, İslam’ın doğduğu yer olan Mekke’ye, Hz. Peygamber’in kabri ve mescidi de Medine’ye kutsiyet kazandırmıştır. İslam kültüründe bu iki şehre “Harameyn” de denir.
Osmanlılar İslam coğrafyasının korunmasında önemli roller üstlendiği gibi İslam dünyasının merkezi sayılan kutsal topraklarda da önemli faaliyetlerde bulunmuştur. Osmanlı, kutsal toprakların korunması, bölge halkına yardımda bulunulması, Kâbe’nin bakım ve onarımı gibi alanlarda hizmet etmiştir.

Yapılan hizmetlerin en önemli göstergelerinden biri, Osmanlıların her sene hac mevsiminde Mekke ve Medine halkına gönderdiği para, yiyecek ve giyecekten oluşan hediyelerdir. Osmanlı padişahları Yavuz Sultan Selim’den itibaren diğer unvanlarının yanında “iki kutsal şehrin hizmetçisi” anlamına gelen “hadimu’lharameyni şerifeyn” unvanını da kullandılar. Bu unvanlarının gereği olarak kutsal topraklara ve buralarda yaşayan Müslümanlara büyük hizmetlerde bulundular. Örneğin ilk “surre”yi gerçekleştiren Yıldırım Bayezit ile oğlu Çelebi Mehmet oldu. Yıldırım Bayezit’in surresi, yarısı Mekke yarısı da Medine halkına mahsus olmak üzere on dört bin duka (13. yüzyılda Venedik’te çıkarılan ve Osmanlı Devleti’nde de kullanılan altın akçe) altındı. Bu, her yıl Kurban Bayramı’nda Mekke’ye gönderilmiş olurdu.

Sonra II. Murat, her yıl Mekke, Medine, Kudüs ve Kudüs sancağına bağlı Halilü’rRahman’a üç bin beş yüz filoriden (ilk olarak Floransa’da basılan sonra Avrupa’da ve Osmanlıda da kullanılan, üzeri zambak çiçekli altın para) oluşan surre yolladı. Yine aynı padişah,Ankara’nın Balıkhisarı mıntıkasındaki köylerin hasılatını da Mekke’ye vakfetmiştir.

Surre Alayı, Mekke ve Medine halkına para götüren özel birliktir. "Surre" kelimesi, para kesesi demektir. İlk kez I. Mehmet Çelebi zamanında gönderilmiştir. Her yıl gönderme geleneği ise Yavuz Selim'in Mısır'ı alması ile başlamıştır. 1864 yılına kadar deve ve atlarla, 1914 yılına kadar deniz yoluyla, Hicaz Demir Yolu yapıldıktan sonra da trenle gönderildi.

Yavuz Sultan Selim de Mısır’ı aldıktan sonra o bölge insanlarına iki yüz bin duka altın ile zahire göndererek (1517) bunları her iki şehir halkına dağıttı. Bundan sonra Osmanlının surre yollaması âdet hâline geldi.

Osmanlı, gönderilen hediyelerin miktarını artırmak için çok sayıda vakıf kurdu. Bu tür vakıflara “Haremeyn Vakıfları” denmiştir. Bu vakıfların amaçları arasında hastane, medrese, yol yapımı, aşhane ve hac ibadetinin kolaylaştırılması gibi hizmetler vardı. Ayrıca Mekke ve Medine’de oturanlar vergiden muaf tutuldu ve geçimleri hazineyle vakıflardan karşılandı.

Osmanlılar kutsal topraklarda iyileştirme ve imar çalışmalarıyla da hizmet ettiler. Kâbe, Mescidi Haram ve Mescidi Nebevi’de tamir ve genişletme çalışmaları yaptılar. Örneğin IV. Murat zamanında bir sel baskını sonucu duvarları yıkılan Kâbe, tümden yenilendi. Yine Osmanlı tarafından Kâbe’nin ahşap çatısı elden geçirildi, eskiyen yağmur oluğu sökülüp yerine gümüş kaplama üzerine altın süslemeli yeni bir oluk takıldı. Bu arada kapı kemeri yenilendi ve üzerindeki gümüş kitabe levha alınarak yerine altın bir kitabe levha konuldu. Kâbe’nin örtüsü 1609’dan itibaren İstanbul’da dokunmaya başlandı. Eski örtü İstanbul’a getirilerek Hırkai Saadet Dairesinde saklandı.

Osmanlının Mescidi Nebevi’ye de hizmetleri oldu. Örneğin Sultan Abdülmecit zamanında mescidin tabanı mermerlerle kaplandı ve üzeri halılarla döşendi. Tavan kısımları çeşitli desenlerle süslendi. Mescidin içindeki hatlar, İstanbul’dan giden Hattat Abdullah Zühdü Bey tarafından yazıldı.

Dinî mekânların onarım ve yenilenmesi yanında Osmanlılar tarafından bulaşıcı hastalıklara karşı Hicaz Sağlık Teşkilatı da kuruldu. Salgın hastalıklara neden olan su kaynaklarını ıslah çalışmaları yapıldı. Hac yolculuğu sekiz on ay gibi oldukça uzun süren yorucu bir yolculuktu. Osmanlı bunu kolaylaştırmak için 20. yüzyılın başında İstanbul’dan Mekke’ye kadar uzanacak Hicaz Demir Yolu’nun yapımını başlattı. Medine’ye kadar olan bölümü tamamlanmıştı. Fakat Arap isyanlarının başlaması üzerine yol, Mekke’ye ulaştırılamadı.

Osmanlılar kutsal toprakların korunmasında da büyük fedakârlıklar göstermiştir. Bunun en çarpıcı örneğini Medine Müdafaası’nda askerleriyle birlikte Fahrettin Paşa göstermiştir. Hülasa Osmanlılar kutsal topraklara hangi alanda hizmet gerekiyorsa o alanda hizmet etmekten geri durmamışlardır.

1 Eylül 1908 tarihinde bütünüyle işletmeye açılan Hicaz Demir Yolu bölgede yaşayan bedevi kabilelerin şiddetli tepkilerine neden oldu .1908 yılı sonlarına doğru demir yoluna yönelik saldırı ve sabotajlar başladı. Bu saldırıların temelinde ekonomik ve siyasi sebepler vardı. Bedeviler hac ve diğer nakliye işlerini tekellerinde tutuyordu. Hicaz Demir Yolu yüzünden bu gelir kaynaklarını kaybetme endişesi taşıyorlardı. Diğer taraftan Hicaz Demir Yolu'nun Osmanlı askerî gücünü bölgede kuvvetlendirip yerel güçlerin nüfuzlarını kıracak olması da endişeye neden oluyordu. İngilizlerden silah, cephane, taktik, erzak, giyim ve para yönünden destek alan Mekke Emiri Şerif Hüseyi'nin bedevileri kullanarak çıkarttığı olaylar yüzünden Hicaz Demir Yolu Medine'den Mekke'ye götürülemedi.

4.5. Selçuklu ve Osmanlıların İslam Medeniyetine Katkıları
Medeniyet; bir toplumun maddi, manevi varlığına ait üstün niteliklerden, değerlerden, fikir ve sanat hayatındaki çalışmalardan; ilim, teknik, sanayi, ticaret gibi sahalardaki nimetlerden yararlanarak ulaştığı bolluk, rahatlık ve güvenliktir.
Türkler 10. yüzyıldan itibaren kitleler hâlinde Müslüman olmaya başladıktan sonra bilim, edebiyat, mimarlık ve sanat alanlarında İslam medeniyetine önemli katkıda bulundular. Türklerin ortaya koyduğu eserlerin ana çizgisini Allah, peygamber, ahiret ve kutsal kitabın getirdiği değerler oluşturmuştur. Bu alanda Türkler, binlerce kurum ve eser ortaya koymuştur.

Anadolu Selçuklu ve beyliklerindeki medreselerden başlıcaları şunlardır:
Konya: Sırçalı Medresesi, Karatay Medresesi, İnce Minareli Medrese, AltunAba Medresesi
Kayseri: Hunat Hatun Medresesi, Sahibiye Medresesi, Hacı Kılıç Medresesi, Çifte Medrese (Bir kısmı Gevher Nesibe Daruşşifası)
Sivas: Gök Medrese, Burciye Medresesi (Yanında Darüşşifa) Çifte Minareli Medrese (İlhanlı Dönemi)
Divriği: Fatma Turan Melik Darüşşifası
Erzurum: Çifte Minareli Medrese (İlhanlı), Yakutiye Medresesi (İlhanlı)
Tokat: Gök Medrese
Çankırı: Darulhadis, Daruşşifa
Sinop: Süleyman Pervane
Kırşehir: Cacabey
Antalya: Ulu Cami, Karatay Medresesi
Urfa: Ulu Cami
Diyarbakır: Mesudiye ve Zinciriye medreseleri
Mardin: Şehidiye Medresesi
Kızıltepe: Harzem Medresesi

Selçuklular, Konya başta olmak üzere bütün yerleşim merkezlerinde cami, medrese, çeşme, han, köprü, hastane, hamam, türbe, imaret, daruşşifa, kervansaray gibi sosyal ve kültürel kurumlan en güzel şekilde inşa ettiler.

Bu eserler Osmanlılarla zirveye ulaştı. Bunun en güzel örneği Süleymaniye ve Selimiye’dir. Osmanlıların mimari eserleri genelde Bursa, Edirne, İstanbul ve Balkanlarda yoğunluk kazanmıştır. Bu eserlerde ihtiyaç ile sanat zevki birleştirilmiştir. Selçuklu ve Osmanlı, ilim sahasında da dünya çapında düşünür ve bilginler yetiştirmiştir. Örneğin Mevlâna’nın düşünceleri dünya çapında ilgi görmektedir ve Mimar Sinan’ın eserleri de özgünlüğünü hâlâ korumaktadır.

BULALIM
Selçuklu Dönemi İlim Adamlarından Bazıları Mevlânâ Nasrettin Hoca Yunus Emre Âşık Paşa Hacı Bektaş Veli
Osmanlı Dönemi İlim Adamlarından Bazıları Kınalızade Ali Çelebi Hezarfen Ahmet Çelebi Mimar Sinan Süleyman Çelebi Ali Kuşçu Birer tane de siz bulunuz.

Türkler mimari alanda olduğu kadar sanat alanında da İslam medeniyetine katkıda bulundular. Türkİslam sanatının temelini Allah inancı oluşturduğu için Selçuklu ve Osmanlılarda İslam inancı sanat eserleriyle somutlaştırılmıştır.

Hüsnühat, tezhip, minyatür ve ebru gibi sanatların doğup gelişmesinde de Osmanlıların önemli katkıları olmuştur. Ayrıca hat sanatı, İslam medeniyetine bir özgünlük katmıştır.
Osmanlıların son dönemlerinde yetişmiş olan İsmail Gelenbevi, Mühendishanei Hümayunda (Teknik Üniversite) hocalık yaptı ve logaritmanın kullanılışını açıklayan bir eser kaleme aldı. Aydınlı Hacı Paşa, tıp alanında “Şifaü’lEskam” isimli bir eser yazdı ve döneminde yapılan tıpla ilgili çalışmalara önemli katkılar sağladı. III. Murat’ın Başhekimi Emir Çelebi hava, toprak ve iklimin insan sağlığı üzerindeki etkilerini açıklayan “Enmuzecü’t Tıp” isimli eseri kaleme aldı.

Türkler, kurdukları medreselerde başta dinî ilimlerin tüm alanları olmak üzere felsefe, astronomi ve tıp gibi sahalarda da önemli çalışmalar yaptılar. Bütün bu çalışmalar, Selçuklu ve Osmanlının İslam medeniyetine yaptıkları katkıların bir göstergesidir.

Kaynak: Meb

İmam Hatip Lisesi, İmam Hatip 12.Sınıf Meslek Dersleri, İmam Hatip 12.Sınıf Eğitim Seti, İmam Hatip 12. Sınıf İslam Tarihi Dersi

İmam Hatip 5. Sınıf Temel Dini Bilgiler Eğitim Seti 6 DVD
Yorumlar