Kuranı Kerim'de İnsan ve Toplum
İmam Hatip 5. Sınıf Hz. Muhammed'in Hayatı Eğitim Seti 6 DVD

Kuranı Kerim'de İnsan ve Toplum

KUR’AN’IN MESAJINI ALIYORUM


1 Kur’an’da İnsan ve Toplum: Hz. Musa ve Toplumu

Hz. Musa, Kur’anı Kerim’de kendisinden, Firavun’la mücadelesinden ve kavminden çok bahsedilen peygamberlerdendir. Hz. İbrahim’in İsmail ve İshak isminde iki oğlu vardır. Oğlu İsmail Mekke’de yaşamıştır. Peygamber’imiz Hz. Muhammed (s.a.v.) onun soyundan gelmektedir. Kudüs’te yaşayan oğlu Hz. İshak’ın çocuklarından da hükümdarlar ve peygamberler gelmiştir. Hz. İshak’ın oğlu Yakub’a ve Yakub’un oğlu Yusuf’a da peygamberlik verilmiştir.
 
Yakub’un (a.s.) nesli çoğaldı ve Kenan diyarını6 kendilerine yurt edindiler. Hz. Yakub, Kenan diyarında kıtlık olduğu yıllarda bütün çocukları ve torunları ile birlikte oğlu Yusuf’un daveti üzerine Mısır’a gitmiş ve oraya yerleşmişti. Mısır halkı, kendilerine iyilik yapan Hz. Yusuf’un babasını ve ailesini güzellikle karşıladılar ve onların yerleşmesine yardımcı oldular. Mısır artık onların vatanı olmuştu. Geçen zaman içerisinde sayıları yüz binleri bulmuş ve Mısır’da büyük bir topluluk olmuşlardı. Bu topluma “İsrailoğulları” da denilmekteydi. Yakub’un on iki oğlundan en büyük olanının adı “Yahûda” idi. Bu nedenle İsrailoğullarına Yahûda’nın isminden dolayı “Yahûd” de denilmiştir.

Mısır hükümdarlarına “firavun” denirdi. Mısır’ın eski yerlileri olan Kıptîler putperestti. Yıldızlara ve putlara tapıyorlardı. Hz. Yusuf döneminden sonra gelen firavunlar, İsrailoğullarının çoğalmasını istemiyordu. Çünkü onların, iktidarı ellerine geçireceklerinden korkuyorlardı. Mısır halkı da onlara değer vermiyor, onlara kötülük yapıyorlardı. Onları yabancı görüyor, Mısır’da biriktirdikleri servete göz dikiyorlardı. Fakirlerini ise hor ve hakir görüyorlardı. Öte yandan İsrailoğulları, ataları Yakub Aleyhisselâm’ın öğrettiği inanç esaslarından uzaklaşmışlar, Mısır halkının dinî inanç ve tutumlarından çok etkilenmişlerdi.

İsrailoğulları, Mısır’daki durumlarından hiç memnun değillerdi. Köle gibi çalışıyorlar ve her türlü zulme maruz kalıyorlardı. Bu nedenle, Kenan diyarına tekrar göç etmek için fırsat kolluyorlardı. Bunu da bir türlü başaramıyorlardı. Çünkü dönemin Firavun’u onları piramitlerin yapılmasında çalıştırıyor ve bırakmak istemiyordu.

Hz. Musa’nın doğmasına yakın bir dönemde Mısır’ı yöneten Firavun, İsrailoğulları’na büyük zulümler yapmaya başladı. Firavun, Allah’a iman etmediği gibi bir de kendisinin ilah olduğunu iddia ediyordu. Mısır’da İsrailoğulları’nın nüfuslarının artmasına engel olmak ve onları köleleştirmek için dünyaya yeni gelen erkeklerinin öldürülmesini, kız çocuklarının ise sağ bırakılmasını emretti. Firavun, halkı kendisine tapmaya çağırıyor, onlardan kendisine secde etmelerini istiyordu. İtiraz edenleri cezalandırıyor hatta bir kısmını öldürtüyordu. Fakat İsrailoğulları, Firavun’a tapmıyordu. Peygamber soyundan geldikleri için ilahi dinden haberdardılar ve Allah’a inanıyorlardı. Bunun üzerine Firavun onlara uyguladığı zulmü arttırmaya başladı.
 
Firavunun Sarayında Yetişen Peygamber
Mısır’da Firavun’un adamları evleri geziyor, dünyaya gelen küçük çocukları kontrol ediyor ve erkek olanları hemen öldürüyorlardı. O sıralarda İsrailoğulları içerisinde bir erkek çocuk dünyaya geldi. Adı Musa idi. Küçük Musa’nın annesi yavrusunu alacaklar diye çok korkuyordu. Onu korumak için canını feda etmeye hazırdı. Sonuçta Allah ona yardım etti. Kur’anı Kerim bu olayı bize şöyle anlatır:

Hz. Musa, gençlik ve olgunluk çağına geldiğinde Allah Teâlâ ona hikmet ve ilim verdi. O, zalimleri sevmez, onlardan nefret ederdi. Mazlumları ve zayıfları ise çok sever ve onlara yardım ederdi. Hz. Musa, bir defasında şehirde dolaşırken kavga eden iki adam gördü. Birisi kendi kavmi olan İsrailoğullarından, diğeri ise Mısır’ın yerlilerinden yani Kıptîlerden idi. İsrailoğullarından olan adam zor durumdaydı. Hz. Musa’dan yardım istedi. Hz. Musa, zalim Kıptî’ye öfkelendi ve ona bir yumruk vurdu. O da düştü ve öldü. Fakat Hz. Musa’nın amacı asla onu öldürmek değildi. Neye uğradığını şaşırmıştı. Bir anda kendini toparladı ve Allah’tan af diledi. Bunun şeytani bir iş olduğunu anlamıştı. Yaptığı bu hatadan dolayı hemen Allah’a yönelerek:

“Ya Rabbî, ben kendime yazık ettim, beni affeyle! dedi. Allah da onu bağışladı. Çünkü o, bağışlayan ve merhamet edendir.” Sonra, Hz. Musa: “Ya Rabbî! Bana lütfettiğin bu nimetler hakkı için, artık suçlulara asla arka çıkmam.”10 diyerek işlediği hatadan tövbe etti. İşlediği hatanın ardından hemen Allah’a yönelip tövbe eden Hz. Musa, günah işleyenler için kurtuluşun yolunu gösteriyordu. Çünkü kul ne kadar günahkâr olsa da onu affedecek olan ancak ve ancak Allah Teâlâ’dır. Onun af ve merhameti ise her şeyi kuşatmıştır.

Medyen’e Hicret
Bu olaydan sonra hemen Mısır’dan ayrılan Hz. Musa, Medyen taraflarına doğru hareket etti. Medyen, küçük ve mutlu bir ülkeydi. Çünkü Firavun’dan ve zulmünden uzaktı, özgürdü. Özgürlük ve adalet olunca gerçekte mutluluk vardı.
Hz. Musa günlerdir yolculuk yapmış, acıkmış ve yorulmuştu. Bir su kuyusunun yakınında oturup dinlenmeye başladı. Kimseyi tanımıyordu. Kime gidecek ve kimden yardım isteyecekti? Bu sırada kuyunun başında bulunan çobanlar, hayvanlarını suluyorlardı. Hz. Musa, hayvanlarını sulamak için kenarda bekleyen iki genç kız gördü. Kendilerine niçin hayvanları sulamadıklarını sorunca; çobanların arasına girmek istemediklerini, bu sebeple onların gitmelerini beklediklerini, babalarının hayvanları güdemeyecek kadar yaşlı olduğunu, başka da kardeşleri olmadığını söylediler. Hz. Musa yerinden kalktı ve hayvanlara su verdi.

Onun bu yardımına çok sevinen genç kızlar, teşekkür ederek oradan ayrıldılar ve hayvanları sürüp götürdüler. Bu olaydan sonra bir kenara çekilen Hz. Musa, Rabb’ine yöneldi ve mahzun bir vaziyette yalvararak: “...Rabb’im! Doğrusu bana indireceğin her hayra (lütfuna) çok muhtacım, dedi. Çok geçmeden az önceki genç kızlardan birisi gayet utangaç ve terbiyeli bir şekilde geldi ve: “Babacığım sizi çağırıyor. Koyunlarımızı sulamanızdan dolayı babam size karşılığını vermek istiyor.” dedi.
Hz. Musa’nın içten ve gönülden yakarışlarını Allah Teâlâ kabul etmişti. Çünkü o, darda kalan kullarına yardım eder, onların içten ve samimi yakarışlarını boş çevirmezdi. Hz. Musa, ayağa kalktı ve genç kızın önüne düştü. Genç kız da onun arkasından geliyordu. Çok geçmeden ihtiyar babaları Hz. Şuayb’ın yanına geldiler. Hz. Musa’yı ayakta karşılayan ve ona, yaptığı iyilikten dolayı çok teşekkür eden Hz. Şuayb, başından geçenleri dinledi ve kendisini teselli etti.

Bu sırada, Hz. Şuayb’ın kızlarından birisi babasından onu ücretli olarak tutmasını ve koyunları gütmesi için görevlendirmesini istedi. Çünkü Hz. Musa hem güzel ahlaklı hem de güçlü ve kuvvetli biri idi. Ailede böyle birisinin bulunmasına ihtiyaç vardı. Bu görüşe olumlu bakan Hz. Şuayb, Hz. Musa’ya kızlarından birisiyle evlenmek şartıyla ondan sekiz yıl kendilerine hizmet etmesini istedi. Sonra da, “Bu süreyi on yıla tamamlarsan bize büyük bir iyilikte bulunmuş olursun.” dedi. Hz. Musa da yapılan bu teklifi kabul etti. 13

KISSADAN HİSSE
Kur’anı Kerim bu kıssa ile bize, Hz. Şuayb’ın kızlarının iffetli tavırları, kendilerine iyilik yapan bir insanın hakkını gözetmeleri ve insanlar için örnek olan Hz. Şuayb’ın da iyiliğe teşekkür etme nezaketindeki güzellik gibi mesajlar vermektedir. Bunlardan başka bu kıssadan siz ne hisse çıkardınız?

Tûr Dağı’nda Verilen Elçilik
Aradan on yıl geçtikten sonra Hz. Musa ve hanımı, Medyen’den çıkıp Mısır’a doğru yol almaya başladılar. Tûr Dağı’nın yakınlarına ulaşmışlardı. Hava soğuktu. Kurdukları bir çadırda ısınmaya çalışıyorlardı. Tam bu sırada Hz. Musa uzakta bir ateş gördü ve eşine seslendi: “...Bekleyin! Eminim ki bir ateş gördüm. Belki ondan size bir meşale getiririm veya ateşin yanında bir rehber bulurum dedi”14 ve koşarak ateşin olduğu yere gitti.
“Musa, ateşin yanına gelince o mübarek yerdeki vadinin sağ tarafındaki ağaçtan şöyle seslenildi: ‘Ey Musa! Şüphesiz ben, evet, ben âlemlerin Rabb’i olan Allah’ım.’ ‘Değneğini (yere) at.’ (Musa değneğini attı). Onu bir yılanmış gibi süratle hareket eder görünce arkasına bakmadan dönüp kaçtı. (Bu sefer şöyle seslenildi:) ‘Ey Musa! Beri gel, korkma. Çünkü sen güvenlikte olanlardansın. Elini koynuna sok. (Alaca hastalığı gibi) bir hastalık sebebiyle olmaksızın bembeyaz bir hâlde çıksın. Korkudan açılan kolunu kendine çek (toparlan).

İşte bunlar, Firavun ve ileri gelen adamlarına (göstermen için) Rabb’in tarafından (sana verilen) iki delildir. Çünkü onlar fasık bir kavimdirler.’ Musa, şöyle dedi: ‘Ey Rabb’im! Şüphesiz ben onlardan birisini öldürdüm. Onların da beni öldürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Harun’un dili benimkinden daha düzgündür. Onu da benimle birlikte, beni doğrulayan bir yardımcı olarak gönder. Çünkü ben, onların beni yalanlamalarından korkuyorum.’ Allah, ‘Kardeşinle seni destekleyeceğiz ve size bir iktidar vereceğiz de ayetlerimiz sayesinde size (kötü bir amaçla) ulaşamayacaklar. Siz ve size uyanlar galip gelecek olanlardır.’ dedi.”

 
Firavun’un Karşısında
Artık Hz. Musa ve Hz. Harun, peygamberlik ile görevlendirilmişti. Heyecanla ailesinin yanına, çadıra dönen Hz. Musa çok geçmeden Mısır’a hareket etti ve Firavun’un karşısına çıktı. Kardeşi Harun da yanındaydı. Firavun onu tanımıştı. Aralarında konuşmaya başladılar:

“A! Sen şu bebekken alıp yanımızda büyüttüğümüz çocuk değil misin? Sonra da bizim sarayımızda senelerce kalmış, ömrünün bir kısmını bizimle geçirmiştin? Sonunda da bildiğin o işi yapmıştın. Sen doğrusu nankörün tekisin! Ben, yanlışlıkla ve sonunda ne olacağını bilmeksizin, şaşkın bir vaziyette o işi yapmıştım. Sizden korktuğum için de kaçmıştım. Ama Rabb’im bana hüküm ve hikmet verdi ve beni peygamberler arasına dâhil etti. O başıma kaktığın iyilik ise İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucu değil miydi? Firavun: ‘Sahi, şu bahsettiğin Âlemlerin Rabb’i de nedir?’ dedi. Hz. Musa: ‘Eğer işin gerçeğini bilmek isterseniz söyleyeyim:

O, göklerin, yerin ve ikisi arasında olan her şeyin Rabb’idir.’ dedi. Firavun, alaycı bir şekilde çevresindekilere: ‘Bu adamın dediklerini işittiniz değil mi?’ Musa ‘O, sizin de sizden önceki babalarınızın da Rabb’idir.’ dedi. Firavun: ‘Dikkat edin! Size gönderilen bu elçi kesinlikle bir deli!’ dedi. Musa: ‘O, doğunun da batının da doğu ile batı arasındaki her şeyin de Rabb’idir. Aklınız varsa bunu anlarsınız.’ Firavun, Musa’ya cevaben: ‘Eğer benden başka tanrı kabul edersen mutlaka seni hapse atarım!’ dedi. Musa: ‘Ya sana doğruluğumu ispatlayan aşikâr bir delil getirmiş olsam da mı?’ dedi. Firavun: ‘Haydi, doğru söylüyorsan, göster o belgeni de görelim!’ dedi. Bunun üzerine Musa asasını yere attı. Bir de ne görsünler: Değnek her hâliyle tam bir ejderha oluvermiş! Bir de elini koynundan çıkardı ki bakanların gözlerini kamaştıracak kadar parlak mı parlaktı! Firavun çevresinde bulunan ileri gelenlere: ‘Doğrusu bu bilgin bir sihirbaz, sizi sihirle yurdunuzdan çıkarmak istiyor, ne buyurursunuz?’ dedi. ‘

Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere, sana bütün bilgin sihirbazları getirecek toplayıcılar gönder.’ dediler. Böylece belirlenen günde bütün usta sihirbazlar toplandı.”
O gün büyük bir gündü. Kadın, çocuk, yaşlı ve genç herkes oradaydı. Ülkenin meşhur sihirbazları da gelmişti. Firavun onlara çok büyük vaatlerde bulunmuştu. Çok sevinçliydiler. Çünkü kazanacaklarına emindiler. Hz. Musa’ya dönerek: “Önce sen mi başlarsın, biz mi başlayalım?” dediler. Hz. Musa da “Hayır, önce siz başlayın, dedi.” Bunun üzerine hünerlerini göstermek için ellerindeki sopaları ve değnekleri hareket ettirmeye başladılar. Meydanda bir anda yüzlerce yılana benzer şeyler gözükmeye başlamıştı. Meydanın yılanlarla dolduğunu gören Hz. Musa, bir ara ürperdi ve çekindi.
Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Korkma! Üstün gelecek olan kesinlikle sensin. Elindeki değneği ortaya at, onların yaptıklarını yutacaktır. Çünkü onların yaptığı, sihirbaz oyunudur. Büyücü ise nereye varırsa varsın, hiçbir yerde iflah olmaz.” buyurdu.

Derken Musa da değneğini yere attı. Bir de ne görsünler: O, büyücülerin göz boyayarak uydurup ortaya koydukları şeyleri yutuveriyor! Bunu gören sihirbazlar derhâl secdeye kapandılar. “Âlemlerin Rabb’ine, Musa ve Harun’un Rabb’ine iman ettik.’” dediler. Firavun: ‘Demek, ben size izin vermeden ona inandınız ha! Anlaşıldı: Size büyüyü öğreten olan ustanız oymuş! Size yapacağımı da yakında öğreneceksiniz. Farklı yönlerden olmak üzere el ve ayaklarınızı kesecek ve hepinizi asacağım!’ dedi. Sihirbazlar, ‘Hiç önemi yok!’ Biz zaten Rabb’imize döneceğiz! İman edenlerin öncüleri olduğumuzdan ötürü umarız ki Rabb’imiz günahlarımızı affeder.’ dediler.”  Meydana toplanan bütün insanların gözü önünde hak ve gerçek olan ortaya çıkmış, yalan ve sihirden olana galip gelmişti. Firavun neye uğradığını şaşırmıştı. Hâlâ kibirleniyor ve kendisinin ilah olduğunu iddia ediyordu. Ona göre Musa en büyük sihirbazdı. Çünkü ülkenin sihirbazlarını ancak büyük bir sihirbaz yenebilirdi!

Bu olaydan sonra Allah Teâlâ Firavun’a ve Mısır halkına başka musibetler de gönderdi. İnanmaları için onları uyardı. Evlerini seller bastı, ardından her taraf, tabak ve çanakları kurbağalarla doldu, içtikleri sular kan oldu, çekirgeler yağdı. Fakat Firavun ve adamları bir türlü inanmadılar.

İsrailoğullarına işkence ve azap etmekten asla geri durmadılar. Hz. Musa ve Hz. Harun, Firavun’a ve adamlarına yumuşak davrandılar. Hak ve hakikati anlatmaktan geri durmadılar fakat onlar hakkı inkâr etmeye devam ettiler. Sonunda Allah Teâlâ Hz. Musa’ya İsrailoğullarını yanına alarak Mısır’dan çıkmasını emretti.

Firavun’un Zulmünden Kurtuluş
Gizili gizli hazırlıklar yapıldı. Herkes taşıyabileceği kadar eşyasını alacaktı. Hiç kimseye haber vermeden gizlice şehir terkedilecekti. Çıkış günü gelince İsrailoğulları geceleyin sessizce Mısır’ı terkettiler, mukaddes topraklara, Kudüs’e doğru hareket ettiler. İsrailoğulları on iki kabile idi. Her kabilenin başında bir reis bulunuyordu. Şam’a giden yol gayet açıktı ve iki çölü birleştiriyordu. Üstelik Hz. Musa o yolu biliyordu. Çünkü aynı yoldan Medyen’e gidip gelmişti. Fakat Allah’ın takdiri öne geçmiş, Hz. Musa gece karanlığında kuzeye doğru değil de güneye doğru yönelmişti. İsrailoğulları Kızıldeniz’e doğru hızla yürüyorlardı.

Sabah olunca şehir halkı, İsrailoğullarının şehri terk ettiğini Firavun’a haber verdi. O da hemen ordusunun toplanmasını emretti. Çok geçmeden hızla onların peşinden hareket etti. Firavun, atlı ve yaya askerleriyle dörtnala koşturuyordu. Bu sırada gün iyice aydınlanmış, Hz. Musa ve beraberindekiler Kızıldeniz’e yaklaşmışlardı.

İsrailoğulları, birden kendilerini azgın dalgalarla kabarmış Kızıldeniz sahilinde bulunca neye uğradıklarını şaşırdılar. Arkalarına dönüp baktıklarında ise manzara daha korkunçtu. Çünkü, Firavun ve ordusunun, büyük bir toz bulutu içinde yaklaştığı gözüküyordu. İşte o esnada İsrailoğulları, Hz. Musa’ya yönelerek: “Ey İmran’ın oğlu! Bizden ne kötülük gördün de bu denizin kıyısına getirip dalgalara ve Firavun’un ordusuna fareler gibi yem ettin. İşte önümüzde deniz, arkamızda düşman, İsrailoğulları için ölümden başka çıkar yol yok!” diyorlardı.

Onların bu hâlini gören Hz. Musa, sarsılmayan imanı ile dimdik duruyordu. Çünkü o Rabb’ine sonsuz tevekkül sahibi idi. Çünkü Allah Teâlâ, Firavun’a karşı kendisini galip kılacağını söz vermişti. İşte o anda ilahi bir emir geldi. Allah Teâlâ, kulu ve elçisi olan Hz. Musa’ya denize asası ile vurmasını emretti. Hz. Musa asasını denize vurunca dev gibi dalgalar yükseldi. Dalgaların arasında İsrailoğullarının her bir kabilesi için yol açıldı.22 Büyük bir şaşkınlık içinde önlerine açılan on iki yoldan hızla yürümeye başladılar. Onların peşinden Firavun ve ordusu da yürümeye başladı. İşte o zaman Allah’ın yardımı geldi. İsrailoğulları dev gibi dalgaların ortasından yürüyerek hiçbir kayıp vermeden sahile çıktı. Firavun ve ordusu ise üzerlerine kapanan dalgalarla boğuşmaya başladılar. İlahlık iddiasında bulunan zalim Firavun, boğulacağını anlamıştı. Son bir çaba daha göstererek: “...Ben de iman ettim. İsraNoğuNanmn inandığı ilahtan başka tanrı yokmuş. Ben de Müslümanlardanım, dedi.”

Bunun üzerine CenâbıHak: “Şimdi mi? Hâlbuki bundan önce isyan etmiştin, bozgunculardan olmuştun! Biz de bugün senin bedenini denizden kurtarıp karada bir yere çıkaracağız ki senden sonra gelecek nesillere ibret olasın. Doğrusu insanların birçoğu bizim ayetlerimizden, ibret alınacak delillerimizden gafildirler.”

Firavun ve ordusundan kurtulan olmadı. Bunca yıldır yaptıkları zulmün, kıydıkları masum canların ve öldürdükleri yüzlerce çocuğun cezasını çektiler. Çünkü Allah zalime mühlet verir fakat asla ihmal etmezdi. Onlara, tövbe etmeleri için fırsatlar vermişti. İnanmalarını sağlamak için nice mucizeler göndermişti fakat onlar isyan etmekte devam etmişlerdi. Bağları, bahçeleri, güzel konakları, içinde zevk ve sefa sürdükleri nice mekânlar artık geride kalmıştı. Zenginlikleri ve kazandıkları, kendilerini hak ettikleri cezadan ve azaptan kurtarmamıştı.

Bu olaylar bize, Allah’ın güç ve kuvvetinin yüceliğini, işlerinin ince hikmetini göstermiştir. Zulümle kurulan saltanat, Allah’ın yardımıyla sarayda yetişen bir yiğit tarafından yıkılmıştı. Bunca mucize ve delillere rağmen inanmamakta ısrar eden Firavun’un son nefesteki imanı kendisini kurtarmamıştır.

Hz. Musa ve İsrailoğulları
Hz. Musa ve İsrailoğulları, sahile çıkmışlar, Allah’ın kudretinin büyüklüğünü görmüşlerdi. Artık Firavun, veziri Hâmân ve zalim adamları yoktu. Özgürlük ve emniyet içerisindeydiler. Çölde yolculuklarına devam ediyorlardı. Allah Teâla onlara ikramda bulunmuş, onları çölün sıcağından korumak için kocaman bulutları gölgelik olarak üzerlerine göndermişti. Nereye yürürlerse bulutlar da oraya hareket ediyordu.
Bu arada yolda çok susamışlardı. Hz. Musa’ya gidip susuzluktan şikâyet ettiler: “Bir zaman da Musa, kavmi için su arayıp Allah’a yalvarmıştı. Biz de: ‘Asanı taşa vur!’ demiştik. Bunun üzerine o taştan on iki pınar fışkırmış, her bölük kendine mahsus pınarı bilmişti. ‘Allah’ın rızkından yiyin için, fakat sakın yeryüzünde fesat çıkararak taşkınlık yapmayın!’ demiştik.” Hz. Musa’nın asasını vurduğu kayadan on iki pınar fışkırmış, onlar da kana kana su içmişlerdi.

İsrailoğulları, çölde yolculuk yaparken bir süre sonra acıktıklarını hissettiler. Bunun üzerine Hz. Musa’ya söylenmeye başladılar: “Sen bizi Mısır’ın o güzelim verimli topraklarından alıp buralara getirdin. Bu çölde bize kim yiyecek verecek?” dediler. Bunun üzerine Hz. Musa Rabb’ine yalvardı. Çünkü onun, Rabb’inden başka sığınacak kimsesi yoktu. Güç ve kuvvet ancak onun elindeydi. Kavminin bu davranışına çok üzülüyordu. Oysa, her türlü tehlikeyi göze alarak Rabb’inin emriyle Firavun’la mücadele etmiş, İsrailoğullarının hakkını savunmuş, onlara zulmetmemesini istemişti. Sonra da ilahi emirle onları Mısır’dan çıkarmıştı. Onların yiyecek istemeleri üzerine Allah Teâlâ, onlara gökten kudret helvası ve bıldırcın eti indirdi. Her sabah kalktıklarında bu nimetleri hazır bulurlardı.

Bunlar çölde Allah Teâlâ’nın İsrailoğullarına verdiği bir ziyafetti. Hiçbir emek harcamaksızın çölde kendilerine ikram edilen kudret helvası ve bıldırcın etinden bıkmışlardı. Çünkü, uzun uzun köle kalmak, İsrailoğullarının zevklerini ve ahlaklarını bozmuştu. Bir şeyde karar kılamıyorlardı. Asırlardır, özgürlüklerini kaybedince karakterlerinde bozulmalar başlamıştı. Tez usanıyorlar, yasaklandıkları şeyleri yapmak istiyor, verilenlerle de yetinmiyorlardı.

Bir zaman sonra Hz. Musa’nın karşısına çıktılar ve: “ ‘Ey Musa! Bir tek yemekle yetinemeyiz. Bizim için Rabb’ine dua et de yerin bitirdiği şeylerden, sebzesinden, salatalığından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın.’ dediler. (Bunun üzerine) Hz. Musa: ‘Daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz?’...” diye cevap verdi.

İsrailoğulları, Mısır’da asırlar boyunca Allah’tan başka ilahlara tapan Kıptî toplumla beraber yaşamıştı. Onların bu inanç ve geleneklerine alışmışlar, zamanla bu davranışlarına tepki göstermez olmuşlardı. Böylece şirke karşı tepkileri azalmış, daha da ötesi şirk sevgisi kalplerine sızmıştı. Denizi geçip putlara ibadet eden bir kavme rastladıklarında içlerindeki bazı bilgisizler: “Ey Musa! Bunların taptıkları putlar gibi bize de putlar yapsana! dediler. Hz. Musa onlara: Siz gerçekten cahil bir toplumsunuz. Gerçekten bu durumunuza şaşırmamak elde değil. Allah size nimetler vermiş, sizi üstün kılmış, dünyada hiç kimseye vermediği nimetleri ve imkânları size vermişken şimdi sizin için ondan başka ilah mı arayacağım? dedi.

Allah Teâlâ, Hz. Musa’ya yanına levhalar alarak Tûr Dağı’na çıkmasını emretti. Bunun üzerine kardeşi Harun’u çağırdı ve halka göz kulak olmasını, dönünceye kadar onlara doğrulukları anlatmasını tembihledi. Orada kendisine Tevrat’ın ayetleri bildirildi. Cenâbı Hakk’ın güç ve kudreti ile levhalara Tevrat ayetlerini yazılı buldu. Bu konuda Rabb’imiz şöyle buyurur: “Ona levhalarda her şeyden bir öğüt yazdık ve her şeyi uzun uzadıya açıkladık; onlara sıkıca sarıl, milletine de emret, en güzel şekilde tutsunlar...”
Bir süre sonra Hz. Musa yanında Tevrat levhaları olduğu hâlde Tûr Dağı’ndan döndü.

Fakat dönüşte karşılaştığı manzara karşısında dehşete kapılmıştı. Kendilerini Firavun’un zulmünden kurtaran, çölde acıktıklarında gökten nimet indiren, kayalardan sular çıkaran Allah’ı unutup buzağıya tapmalarına hem çok üzülmüş hem de çok kızmıştı. O kızgınlıkla kardeşi Harun’un sakalından tutup çekiyor, bir taraftan da “niçin onların bu davranışına engel olmadığını” soruyordu. Hz. Harun, kendisinin suçunun olmadığını söyledi. Hz. Musa, bu heykeli yapan Sâmiri’nin hem dünyada hem de ahirette cezasını çekeceğini belirtti ve Sâmirî’yi sürgüne gönderdi. İnsanlardan uzak bir yerde tek başına yaşayacaktı. Hz. Musa levhaları eline aldı ve İsrailoğullarına bildirilmesi istenilen ilahi emirleri okumaya başladı. Sonra da kavminden yetmiş kişi seçerek işledikleri bu günaha tövbe etmek için Tûr Dağı’na çıktılar.

Mısır’dan çıkan İsrailoğullarına Arzı mev’ûd denilen yere gidip yerleşmeleri emredilmişti. Fakat, orada kâfir bir topluluk vardı. Oraya girmek için onlarla mücadele edip savaşmaları gerekiyordu. Bu emir kendilerine bildirince yine Allah’a ve peygamberine isyan eden İsrailoğulları: “Her şeyiyle mükemmel olan Mısır’dan bizi çıkarıp bu çöllere düşürdün. Bir de mukaddes topraklara yerleşmemizi istiyorsun. Kâfirlerle savaşmamızı emrediyorsun. Sen ve Rabb’in gidin savaşın. Biz gelmiyoruz, burada oturacağız.” dediler.

Peygamberlerine devamlı isyan eden bu halka, Hz. Musa, Allah’ın verdiği nimetleri hatırlattı: “Ey İsrailoğulları! Allah’ın nimetini hatırlayın. İçinizden peygamberler çıkarmış, sizden hükümdarlar vermiş, hiç kimseye vermediği nimetleri size vermiştir. Size en kötü işkenceleri yapan, oğullarınızı boğazlayan, kızlarınızı sağ bırakan Firavun’un kötülüğünden sizi kurtardı. Ey kavmim! Allah’ın şu nimetini hatırlayın ki denizi yarıp sizi kurtardı.

Firavun’u ve adamlarını gözünüzün önünde suda boğdu. Yine siz buzağıya tapmıştınız da Allah sizi bu günahınızdan sonra affetmiş ve bağışlamıştı. Ey halkım! Allah’ın şu nimetini anın ki yemeniz için size kudret helvası, bıldırcın eti verdi ve çölde suyunuzu içmeniz için size kayadan su çıkardı. Yine sizi güneşin etkisinden korumak için bulutlarla gölgeledi. Ey milletim! Sözümü dinleyiniz, bana itaat edin ve mukaddes topraklara giriniz.”

Bu sözler de kâr etmemişti. İsrailoğulları Hz. Musa’yı dinlemiyor ve onun isteklerini yerine getirmiyordu. Yahudilerin bu inatları karşısında bütün çabalarının boşa gideceğini anlayan Hz. Musa: “Ya Rabbi, kardeşim Harun’dan başka kimseye sözüm geçmiyor. Artık bizimle bu yoldan çıkmış milletin arasını ayır. Duamı kabul et!” dedi.36 Onun bu içten duasına cevap veren Yüce Allah: “Artık o topraklar onlara kırk yıl haram kılındı. Çöllerde şaşkın şaşkın dolaşıp eziyet çekecekler. Sen o fasık millete asla üzülme!” buyurdu.

İsrailoğullarından ayrılan Hz. Musa, bir süre sonra vefat etti. Peygamberliği süresince önce Firavun ile sonra da halkının cehalet ve inadı ile mücadele eden Hz. Musa vazifesini en güzel şekilde yerine getirmişti. Tevrat’ın ayetlerini okumuş ve halkına öğretmişti.

Hz. Musa’dan sonra İsrailoğulları tam kırk yıl, çölde şaşkın şaşkın ve göçebe olarak dolaşıp durdular. Peygamberlerine isyanlarının cezasını çektiler. Bu süre içerisinde Mısır’da köleliğe alışan nesil ölmüş, yerine onların çocukları gelmişti. Böylece, Allah’ın nimetlerini inkâr eden isyankâr toplum, cezasını bulmuştu. Allah onlara zulmetmemişti. Onlar isyanlarının karşılığını bulmuşlardı.

İsrailoğulları, içlerinden kendilerine peygamberler gönderen, kendilerini Firavun’un zulmünden kurtaran, yaşadıkları çağda başka hiçbir topluma verilmeyen nimetleri lütfeden Allah Teâlâ’ya karşı nankörlük etmiş, onun defalarca af ve merhametine rağmen isyanlarından vazgeçmemişlerdi. Allah’ın ayetlerini inkâra kalkışmışlar, şefkat ve merhametiyle onlara öncülük yapan, onları kölelikten kurtarıp özgürlüğe kavuşturan Hz. Musa’yı çok incitmişlerdi. Ona eziyet etmişler, inat edip onunla alay etmişlerdi.
“Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah’ın ahdine ve insanların (müminlerin) himayesine sığınmadıkça kendilerine zillet (damgası) vurulmuştur; Allah’ın hışmına uğramışlar ve miskinliğe mahkûm edilmişlerdir. Çünkü onlar, Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Bu da onların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır. Hepsi bir değildir; ehlikitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okurlar. Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır. Onların yaptıkları hiçbir hayır karşılıksız bırakılmayacaktır. Allah, takva sahiplerini çok iyi bilir.”

“Allah Teâlâ, insanlara çok büyük nimetler vermiştir. Onun verdiği nimetler saymakla bitmez. İnsana düşen ise ona teşekkür etmek ve verilen nimetlerle ona isyan etmemektir. Fakat insanoğlu Rabb’ine karşı çok nankördür.” İman ile karakterini olgunlaştırmazsa bu nankörlük hastalığı, onu hak ve hakikatlerden uzaklaştırabilir. Bu durum ancak peygamberlerin açıkladığı ve öğrettiği ilahi öğretilerle tedavi edilebilir. Hz. Musa’nın toplumu, peygamberlerine hiç tereddütsüz inansalardı ve kendilerinden isteneni kabullenip yerine getirselerdi bu zahmetleri çekmeyeceklerdi. İman ve itaatle şükrettikleri için de Allah Teâlâ onlara daha çok verecek ve yeni yurtlarında huzur içinde yaşayacaklardı. Çünkü Yüce Allah İsrailoğullarına hitaben tüm insanlığa şöyle seslenmişti: “Hatırlayın ki Rabb’iniz size: Eğer şükrederseniz elbette size (nimetlerimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti.”

Kaynak: Meb

İmam Hatip Lisesi, İmam Hatip 11.Sınıf Meslek Dersleri, İmam Hatip 11.Sınıf Eğitim Seti, İmam Hatip 11. Sınıf Kuranı Kerim Dersi

İmam Hatip 5. Sınıf Temel Dini Bilgiler Eğitim Seti 6 DVD
Yorumlar