Kuranı Kerim Anlaşılması
5. Sınıf Arapça

Kuranı Kerim Anlaşılması

1- KUR’ANKERİM’İN ANLAŞILMASI

Kur’an-ı Kerim, miladi 610 yılında Mekke’de Sevgili Peygamberimiz’e inmeye başlamıştır. Kur’an’ın inmeye başladığı dönem Arap Yarımadası’nda ve çevresinde farklı dinî topluluklar yaşamaktaydı. O dönemde Hicaz Bölgesi’nde yaşayan Arap toplumunun çoğunluğu putperestti. Tahta vb. malzemelerden yaptıkları putlara tapıyor ve koyu bir putperestlik içinde yaşıyordu.

Her kabilenin ilah olarak kabul ettiği kendine ait putları bulunmaktaydı. Bu putlar aynı zamanda kabede bir araya getirilmişti. Böylece Mekke, bölgenin hem ticari hem de Arapların taptığı putları bir arada bulunduran bir dinî merkez olmuştu. Hz. İbrahim (a.s.) tarafından Allah’a ibadet için inşa edilen Kâbe, oraya yerleştirilen putlara tapmak için kullanılır hâle gelmişti.

Dinî ve Ahlaki Hayat
Kur’an’ın indiği dönemde Mekkeli müşrikler putların Allah ile insanlar arasında aracı olduğuna inanıyorlardı. Bu aracılık sayesinde, dünya hayatının zorluklarının giderileceğini ve işlerinin yolunda gideceğini umuyorlardı. Allah’ın noksansız sıfatlarını, eşsiz, benzersiz ve ortaksız oluşunu, evren üzerindeki mutlak hâkimiyetini kabul etmiyorlardı. Dolayısıyla Allah’ın yanında başka ilahlara da tapıyorlardı. İşte bu yüzden Kur’an onlara “müşrik” adını vermiştir. Evreni ve insanı yaratan Allah’ın varlığını kabul etmekle birlikte onun tek ve bir ilâh olduğunu kabul etmemekteydiler. Kur’an-ı Kerimde bu durum şöyle ifade edilmiştir:
“Andolsun ki onlara: “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir7” diye sorsan, mutlaka, “Allah” derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip döndürülüyorlar (Ankebut suresi, 61. ayet)

Müşrikler, Allah’ı çok sayıdaki küçük ilahların üzerindeki en büyük ilah olarak görüyorlardı. Kendilerini Allah’a yaklaştırsın diye de putlara tapıyorlardı.
“iyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. Onu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah yalancı ve  nankör olanları doğru yola iletmez. (Zümer suresi, 3. ayet)

Kur’an’ın indiği dönemde Arabistan’da Hz. İbrahim’in (a.s.) tevhit dininin izlerine de rastlanıyordu. Bunlara, “Hanif” deniyordu. Bu insanlar putlardan nefret eder, Allah’ın varlık ve birliğine inanıyorlardı. Kur’an’da Haniflik Hz. İbrahim’e (a.s.) kadar uzanan bir inanç olarak anlatılır:
İslam öncesi Araplarda tek Allah inancının son derece zayıf ve şirkle karışık olması, onların ahiret inancını da etkilemişti. Hicaz Arapları, ölümün insanın sonu olduğuna, hayatın bu dünyadan ibaret olduğuna inanıyorlardı.
Ahiret hayatını, öldükten sonra dirilme gerçeğini, oradaki ceza ve mükâfatı ve ölümden sonra yeni bir hayatı kabul etmiyorlardı.

“Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki: “Çürümüşlerken kemikleri k diriltecek?” De ki: “Onları ilk defa var eden diriltecektir. O her yaratılmışı hakkıyla bilendir.” (Yâsin suresi, 78-79. ayet)
 
Müşriklerin ahirete inanmamaları, onları dünyada yaptıklarından hesaba çekilmeyecekleri sonucuna götürmüştü. Ahiret inancındaki bu boşluk, ahlaki ve toplumsal bozulmuşluğun temel sebebi olmuştu. Nitekim Kur’an, Araplara tek Allah’ın olduğunu, yeniden diriltilerek Allah’ın huzurunda, yaptıklarının hesabını vereceklerini söylediğinde, bu fikre müşrik Araplar var güçleriyle karşı çıkmışlar ve çok sert tepkide bulunmuşlardır.
Hicaz Yarımadası’nda farklı dinlere mensup kimseler de vardı. Bunların başında gelen Yahudiler, hicretten sonra adı Medine olarak değiştirilen Yesrib’de yaşamaktaydılar. Bunun dışında, Yemen ve Suriye’de de yaşayan Yahudiler vardı. Hristiyanlar ise Arap Yarımadası’nın kuzeyinde Suriye ve kısmen Irak’ta, güneyde ise Necran’da, Yemen’de ve Habeşistan’da yaşamaktaydılar.

Arabistan’da İslamiyet’in yayılmasından önceki bu döneme bilgisizlik, gerçeği tanımama anlamında “Cahiliye Devri” adı verilmiştir. Cahiliye, insanın Allah’ı gereği gibi tanımaması, ona kulluk etmekten uzaklaşması, onun emir ve yasaklarına değil de kendi heva ve hevesine uymasıdır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle geçer:

Cahiliye Araplarının sürdüğü gayriahlaki hayattan ve içinde yaşadıkları ortamdan bazı örnekleri ise şöyle sıralamak mümkündür: Şarap içmek âdeti çok yaygındı. Şairleri her zaman içki ziyafetinden bahseder, içki şiirleri, edebiyatlarının büyük bir kısmını teşkil ederdi. Kumar da çok yaygındı ve kumar oynamakla övünürlerdi. Tefecilik almış yürümüştü. Para ve benzeri şeyleri birbirlerine borç verirler, kat kat faiz alırlardı. Tefecilik ve faizin her çeşidini haram kılan Allah Teâlâ, özellikle o dönemdeki Arapların bu kötü âdetlerine de dikkati çekerek bütün insanlığa, “Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin.”1 buyurmuştur. 1 Âli İmrân suresi, 130. ayet.

 O dönemde, kadına değer verilmez, kadının hak ve hukuku tanınmaz, kadın âdeta bir eşya gibi telakki edilip miras alınırdı. Bunun üzerine inen ayette: “Ey inananlar! Kadınlara zorla mirasçı olmaya kalkmanız size helal değildir.” buyurulmuştur.

Cahiliye Araplarının kötü âdetlerinden biri de kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeleriydi. Onlar bunu, namuslarını korumak veya utanç duygusundan kurtulmak için yapıyorlardı. Kur’an-ı Kerim’de şu ayetlerde buna işaret edilir: “Onlardan birine Rahman olan Allah’a isnat ettikleri bir kız evlat müjdelense içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilirdi.” “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğunun hangi suçla öldürüldüğü sorulduğu zaman...”

Müşrikler atalarından devraldıkları birtakım âdetleri devam ettirme konusunda direniyor ve hatta bunların bazılarının, kendilerini Allah’a (c.c.) daha çok yaklaştırdıklarını ileri sürüyorlardı. Eski elbiseyle Kâbe’yi tavaf denlerin, tavaftan sonra o elbiseyi çıkarıp atması zorunluydu. Bu ve bunun gibi pek çok âdet yürürlükte idi. Kendilerinden öncekileri körü körüne taklide çalışıyorlardı: “Onlara: Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin dendiği zaman: ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter.’ derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu da bulamayan kimseler olsalar da mı? (Yine de onların yolundan gidecekler mi?)”

Siyasi ve Sosyal Hayat
Cahilyye Devri’nde Arabistan, siyasi ve sosyal bir düzenden de mahrum bulunuyordu. Halkın büyük bir kısmı göçebe hayatı yaşıyordu. Kabilelere bölünmüşlerdi. Bu göçebe kabileler, sürekli birbirleriyle çekişme hâlindeydiler. Her an başkasına saldırmaya hazır bir hayat tarzı içinde bulunuyorlardı. Baskın ve yağmacılığı, âdeta kendileri için bir geçim kaynağı olarak kabul etmişlerdi. Kendilerine düşman olan kabileye baskınlar düzenler, develerini sürüp götürürler, kadın ve çocuklarını esir alırlardı.

Aralarında düşmanlık eksik olmazdı. Bir kabilenin diğerine yaptığı kötülükleri, karşı kabile de aynen yapmaya uğraşırdı. Öteden beri kabileler ve aşiretler hâlinde yaşıyorlardı. Merkezî bir hükümet etrafında toplanmayı düşünmemişlerdi. Bu sebeple Yarımada, medeni ve sosyal kanunlardan mahrum bulunuyordu. Bu yüzden de karşılıklı zulümler eksik olmuyor; çarpışmalar, vuruşmalar devam edip gidiyordu. İsteyen, gücü yettiği takdirde istediğini yapabiliyordu. Güçlü olan haklı görülürdü. Mazlumların kaderi ise sadece ezilmekti.

Medine’ye hicret ile Peygamber’imiz hem şehrin hem de devletin yöneticisi olmuş, idari ve hukuki birtakım düzenlemelerde bulunmuştur. Mediye’ye hicret etmesiyle birlikte İslam toplumunun sosyal hayatının temellerini Medine’de atmıştır. Medine döneminde inen ayetlerin bir kısmı yaşanan siyasi ve sosyal olaylar üzerine inerek sosyal ve siyasi hayatı düzenlemiştir. Mekke’den Medine’ye hicret eden Müslümanlar “muhacir” olarak adlandırılmışlardır. Muhacirlere her türlü yardımı yapan Medineli Müslümanlar da “Ensar” diye adlandırılmıştı. Medine’de yaşayan Yahudilerle barış ve huzur içinde yaşamak için vatandaşlık anlaşması yapılmıştır. Medine’de putperestlerin yanı sıra Yahudi ve Hristiyanlarla da ilişkiler olmuştur.

Sonraki dönemlerde Medine’de münafıklar ortaya çıkmış, Yahudiler ve müşriklerle beraber Müslümanlara karşı hareket etmişlerdir. Bu dönemde müşriklerle Bedir, Uhud ve Hendek savaşları yapılmıştır. Yine bu dönemde Müslümanların Arabistan’ın güney bölgesinde yaşayan Hristiyanlarla ilişkileri olmuştur. Sonunda Mekke fethedilmiş ve İslam, Arabistan Yarımadası’nda yayılmaya başlamış, siyasi, sosyal ve ekonomik hayat ağırlık kazanmıştır. Bu nedenle Medine’de Kur’an’da ele alınan konuların önemli bir kısmı hukuk, sosyal hayat, ekonomi, devletler arası ilişkiler ve savaş hukuku ile ilgilidir. Ayrıca bu dönemde, inanç esasları tekrar vurgulanmış ve ibadetlerden oruç, zekât ve haccın uygulamaları, topluma yerleşmiştir. Kur’an-ı Kerim ayetleri de dönemin şartlarını ve olaylarını dikkate alarak inmiştir.

Kur’an-ı Kerim, indiği çevredeki muhataplarının yaşayış tarzlarını ve inançlarını göz önünde bulundurmuştur. Bu nedenle Kur’an’da bahsedilen olayların geçtiği zaman ve yerlerin, o dönemdeki siyasi, ekonomik, dinî ve sosyal yapının bilinmesi, Kur’an’ın doğru anlaşılmasını ve yorumlanmasını sağlayacaktır. Ayrıca Kur’an’ın indiği dönemi bilmek, Kur’an’ın o dönemin şartları içinde kısım ayet ve sureleri, meydana gelen bazı olayları açıklamak ve Peygamber Efendi’mize sorulan sorulara cevap olmak üzere indirilmiştir. Bir ayetin ve surenin inmesine neden olan soru veya olaylara “nüzul sebebi" denir. Ayetlerin nüzul sebepleri ancak bu olaylara şahit olmuş kimselerden yani sahabeden nakledilen sağlam rivayetlerle (nakillerle) tespit edilir. Bu sebeple, Kur’an’ı iyi anlamak için öncelikle siyer bilgisine, yani Sevgili Peygamberimiz’in hayatını anlatan ve yorumlayan eserleri okumaya ihtiyaç vardır.

Kur’an-ı Kerim ayetlerinin bir kısmı herhangi bir soru veya olaya bağlı olmadan indirilmiş, bir kısmı da bir sebebe bağlı olarak indirilmiştir. Hadis kitaplarının Kur’an’ın açıklaması ile ilgili bölümlerinin büyük çoğunluğunda da bu nüzûl sebeplerine yer vermektedir.
Bir ayetin nüzul sebebi bilinirse o ayetin manası daha iyi anlaşılır. Ayetlerle belirtilen emir ve yasakların hikmeti daha açık ve daha kolay bilinir. Şüpheler giderilmiş ve hatalar önlenmiş olur. Nüzul sebebini bilmeden konuşmak insanı hataya götürür. Bunun için tefsir sahasında sahabenin ayrı bir yeri vardır. Onlar, Peygamberimiz’in yanında bulunduklarından, nazil olan ayet veya surelerin kimin hakkında ve nerede nazil olduğunu biliyorlardı. Bu bakımdan sahabeden sağlam nakillerle gelen haberler, ayetlerin manasını açıklamada büyük önem taşımaktadır. Hatta başlangıçta Kur’an-ı Kerim’i açıklayan ve yorumlayan tefsir ilmi, ayetlerin nüzul sebebini bilmekten ibaretti.

Kaynak: Meb

İmam Hatip Lisesi, İmam Hatip 11.Sınıf Meslek Dersleri, İmam Hatip 11.Sınıf Eğitim Seti, İmam Hatip 11. Sınıf Kuranı Kerim Dersi

İmam Hatip 5. Sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Eğitim Seti 4 DVD
Yorumlar