İslam Öncesi Mekke'de Dini Durum
İmam Hatip 5. Sınıf Temel Dini Bilgiler Eğitim Seti 6 DVD

İslam Öncesi Mekke’de Dini Durum

6. İslam Öncesi Mekke’de Dinî Durum


Allah, ilk insan topluluğundan itibaren farklı zaman ve yerlerde elçiler görevlendirmiştir. Bu elçiler Allah’ın dinini (tevhit inancını) insanlara tebliğ etmiştir. Kimi insanlar elçilere inanmış, kimileri de inanmamıştır. Fert bazında inanmayanlar olsa da tarihte dinsiz bir topluma rastlanmamıştır. Ancak zaman içinde dinden uzaklaşma ve sapmalar olmuştur. Allah, yanlış yollara sapanları doğru yola çağırmak için tekrar elçiler göndermiştir. Tevhit inancından uzaklaşa nMekke toplumunu Hakk’a davet etmek üzere son elçi Hz. Muhammed görevlendirilmiştir.

İslam öncesi Mekke’deki dinî duruma bakıldığında Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği Allah inancının özünü kaybettiği, dinî kuralların bozulduğu ve insanların çoğunun putlara tapmaya başladığı görülür. Ancak “Hanif’ dinine mensup bir grup insan, yaşantılarını Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği din üzere devam ettirmeye çalışıyordu. Ayrıca yarımadada Hristiyan ve Yahudiler, sayıları az olmakla birlikte ateşe ve yıldızlara tapan kimseler de vardı. Bütün bunların yanında Kâbe, dinî bir merkez olma özelliğini koruyor ve insanlar burayı ziyaret etmeye devam ediyordu.

ARAŞTIRALIM
Kabilelerin ortak kullandıkları tapınakları vardı. Örneğin, Himyerilerin Sana'da Riyam, Tay kabilesinin Fels, Ka’b kabilesinin de Ruda adlı tapınakları vardı.
Kabilelere mahsus ortak tapınaklar olduğu gibi putlar da vardı. Örneğin; Sakif kabilesinin Lât, Kureyş ve Kinane kabilelerinin Uzza, Evs ve Hazreç kabilelerinin Menat adında putları vardı. Kâbe’ye üç yüz altmış tane put konulmuştu. Onların en büyüğü ve en önemlisi olarak Hübel adındaki put kabul ediliyordu.
Bir fayda sağlamayan ve herhangi bir zararı önlemeyen putlara insanlar neden tapıyorlardı? Araştırınız.
 
6.1. Putperestlik
Hz. İbrahim’in neslinden gelen kuzey Arapları önceleri tevhit inancına sahiptiler. Putperestlik onların arasına sonradan sokulmuştur. Zamanla Allah’a şirk koşmaya başlamışlar; put, heykel ve dikili taşlara tapmayı âdet hâline getirmişlerdir. Putperestliğin tabii sonucu olarak da putevleri şeklinde tapınaklar inşa etmişlerdir. Herkes bir tapınak sahibi olmak istemiş, buna gücü yetmeyenler ise Kâbe veya diğer tapınaklardan birinin önüne bir taş dikerek tapınağı ziyaret eder gibi o taş etrafında tavaf yapmışlardır. Yerle şik hayata geçenler, putevleri yaparken göçebe olanlar da bazı çadırlarını putevi hâline dönüştürmüşlerdir.

Her aile bir put temin ederek evine koyar ve ona tapardı. Yolculuğa çıkarken ve döndükleri zaman ilk iş olarak o puta uğrarlardı. Ona ellerini ve yüzlerini sürerlerdi.51 Kur’anı Kerim’de putlara, şu ayette işaret edilir: “Gördünüz mü o Lât ve Uzza’yı Ve üçüncüleri olan ötekini, Menat’ı.”

Kur’an’da müşriklerin başka putlarından şöyle bahsedilir: “Ve dediler ki: Sakın ilahlarınızı bırakmayın; hele Vedd’en, Suva’dan, Yeğus’tan, Ye’uk’tan ve Nesr’den asla
vazgeçmeyin.” Putperestler dua, secde ve etrafını tavaf ederek, adakta bulunarak, kurban keserek ve sadaka vererek putlara tapınırlardı. Bu tapınmalarla sağlık, servet, savaşlarda zafer ve erkek çocuk dileme gibi hep dünyevi isteklerde bulunurlardı.
 
YORUMLAYALIM
Allah, Kur’an’da “Andol sun ki (müşriklere); ‘Gökle ri ve yeri yaratan kimdir?’ diye sorsan, hiç tereddütsüz ‘Allah’tır’ derler. De ki, ‘Allah’ı bırakıp taptıklarınızın ne olduğunu hiç düşündünüz mü? Eğer Allah bana bir zarar vermek istese (bu güçler) onun vereceği zararı önleyebilir mi? Yahut bana rahmet dilese onun rahmetini (benden) esirgeyebilirler mi? De ki, ‘Allah bana yeter! (müminler) Emin olanlar, (yalnızca) ona güvensinler.” buyurur. Zümer suresi, 38. ayet.

Yukarıdaki ayetin mealini okuyarak akıl ve inanç açısından yorumlayınız.
Zamanla Kureyşliler, edindikleri putları Kâbe’nin çevresine yerleştirmeye ve önünde fal okları çekmeye başladılar. Araplar yolculuğa çıkmak, ticaret yapmak, evlenmek, nesebi şüpheli bir çocuğun babasını belirlemek ve su kuyusu açmak gibi işleri yapmak istediklerinde fal oklarından çekerlerdi. Çekilen ok üzerinde ne yazıyorsa ona göre hareket ederlerdi.

Müşrikler arasında bazen putlara saygısızlık edenler de olurdu. Putların huzurunda çektikleri fal oklarının çoğu kez kendi istekleri doğrultusunda çıkmasını beklerlerdi. Beklentileri gerçekleşmediği zaman kızarlar ve putlara hakaret ederlerdi. Örneğin, Tabale’de bulunan Zülhalasa Tapınağı’na öç alma isteği ile bir kişi gelir ve fal oku çektirir. Çıkan okta öç alması yasaklanır. Ok çekme işi üç defa tekrarlanmasına rağmen sonuç değişmez. Bunun üzerine adam hiddetlenerek okları putun yüzüne fırlatır ve şöyle haykırır: “Senin baban öldürülseydi öcünü almaktan beni alıkoymazdın.

Hübel putunun yanında üzerinde gelenlerin isteklerine karşılık ‘‘diyet, evet, hayır, sizdendir, sizden değildir, ilişiktir ve sular” yazılı yedi adet fal oku vardı. Şansını denemek isteyen kişi görevli tarafından Hübel’in yanına götürülür. Kişi “Ey Tanrı’mız işte filan oğlu filan; şu işi yapmayı tasarlıyor, hakkında doğruyu 'Bildir.” diye dilekte bulunur ardından da ona ok çektirilirdi.

Cahiliye Araplarına göre putlar, Allah’a ulaşmanın ve onun hoşnutluğunu kazanmanın tek yolu idi. Putperestler, Allah’ın varlığına inanmakla birlikte putların kendilerini Allah’a yaklaştırdığını iddia ediyorlardı. Bu konuda Kur’anı Kerim bize şu bilgiyi veriyor: “Din yalnız Allah’ındır. Allah’ı bırakıp kendilerine (putlardan) koruyucu ve dostlar edinenler, ‘Biz bunlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.’ derler...”

Bu insanlar, hem Allah’a inandıklarını söylüyorlar hem de putlaştırdıkları şeylerden yardım bekliyorlardı. Bu tür inanç sahiplerini Kur’an “müşrik” olarak isimlendirir. Müşrikler; kendilerini, gökleri ve yeri yaratanın Allah olduğunu da kabul ediyorlardı. Fakat Allah’ın tek güç ve kudret sahibi olduğu noktasında başka varlıkları devreye sokuyorlardı.

6.2. Haniflik
Hanif, sözlükte batıldan doğruya dönen kimseye denir. Dinde ise Hz. Muhammed’den önce Araplar arasında Allah’ın birliğine inanan ve putperestliği reddedenlere Hanif denilir. Diğer bir ifadeyle Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği inanç üzere olan müminlere verilen addır.
Hanif tabirinin bizzat Hz. İbrahim için kullanıldığı Kur’anı Kerim’de “İbrahim, ne Yahudi ne de Hristiyan idi; fakat o Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi, müşriklerden de değildi.” şeklinde vurgulanır. Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği İslam dini ile Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği Hanif inancının tevhit esasına dayalı olduğu yine Kur’an’da belirtilir: “ De ki, ‘Rabb’im beni doğru yola, dosdoğru dine, Allah’ı birleyen İbrahim’in dinine iletti. O, ortak koşanlardan değildi.” Kur’an’da Hz. İbrahim’in dinine uyanlar ve Hanif inancında olanlar övülür. Örneğin, Nisâ suresi nin 125. ayetinde “İşlerinde doğru olarak kendini Allah’a veren ve İbrahim’in, Allah’ı bir tanıyan dinine tabi olan kimseden dince daha güzel kim vardır? Allah İbrahim’i dost edinmiştir.” buyrulur.

Cahiliye Döneminde Allah’ın birliğine inanan ve cahiliye âdet ve inançlarına karışmayan bazı insanlar vardı. Tevhit inancına sahip olan bu insanlar, Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği din üzerine yaşarlar, Yahudilik ve Hristiyanlıktan uzak dururlar ve putperestleri eleştirirlerdi. Putlar adına kesilen kurbanlardan yemezler ve kız çocuklarının toprağa gömülmesine karşı çıkarlardı. Bu insanların çoğu okur yazardı. Bunlar, bireysel olarak dinî hayat yaşayan, Haniflerdi.

Güçlü bir hatip olan Kuss bin Saide, Hz. Hatice’nin amcaoğlu Varaka bin Nevfel, Hz. Ömer’in amcası Zeyd bin Amr, Hz. Hamza’nın kız kardeşinin oğlu Ubeydullah bin Cahş ve Taifli ünlü şair Ümeyye bin Ebu’sSalt onların önde gelenlerindendi. Bunlar bir pazar yerindeki insanlara; aslında cansız, dilsiz, sağır olan hiçbir fayda sağlamayan ve hiçbir zaran önlemeyen birtakım putlar önünde eğilmenin, onların önünde secde etmenin zillet olduğunu ilan etmişlerdi. Hanifler, cahiliye yanlışlarına karşı direnen inanmış bir grup insandı

6.3. Kâbe ve Hac
Kâbe, Mekke’de Mescidi Haram’ın ortasında taştan yapılmış dört köşeli bir binadır. Kâbe’nin ilk binasında tavan, eşik, pencere ve kapı yoktu. Bunlar Kusay bin Kılâb zamanında yapılmıştır. Kâbe, tarih boyunca Araplar tarafından mukaddes kabul edilmiştir.
Kur’anı Kerim’de yer alan  “Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mabet) Mekke’deki (Kâbe) dir.”

mealindeki ayet, Kâbe’nin ilk yapılan mabet olduğunu vurgular. İlk zamanlar Kâbe, gösterişten uzak, mütevazı, kare şeklinde basit ve sade bir bina idi. Kâbe’nin ilk defa ne zaman ve kim tarafından yapıldığı hususunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Kur’anı Kerim’deki bazı ayetlerden Kâbe’nin Hz. İbrahim’den önce de var olduğu; ancak yıkılıp uzun zaman içinde yerinin kaybolduğu ve İbrahim tarafından bulunarak yeniden yapıldığı anlaşılmaktadır. Fakat Hz. İbrahim’den önce kimin tarafından inşa edildiği hususunda Kur’an’da herhangi bir bilgi yer almamaktadır.Kâbe’nin, Hz. İbrahim ve İsmail tarafından önceki temel üzerine yeniden inşa edildiğine Bakara suresinin 127. ayetinde, “Bir zamanlar İbrahim İsmail’le beraber Beytullah’ın temellerini yükseltiyor, (şöyle diyorlardı): Ey Rabb’imiz bizden bunu kabul buyur, şüphesiz sen işitensin bilensin.” şeklinde işaret edilir. Yine Kur’an’da belirtildiğine göre Kâbe’nin bakım ve temizliği İbrahim ve İsmail’e havale edilmiştir. Nitekim şöyle buyrulur: “... İbrahim ve İsmail’e, Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için ‘evimi (Kâbe)’yi temiz tutun.’ diye emretmiştik.”
 

NOT EDELİM
Bugün Kâbe’nin doğu köşesine tavafa başlangıç işareti olarak konulan siyah taş (Haceri Esvet), kuzeybatı tarafında “Hatim ve Mizabı Kâbe”, kuzeydoğu duvarında “kapı”, kuzeydoğu duvarının karşısında ise “Makamı İbrahim ve Zemzem Kuyusu” vardır.

İslamiyetten önce dinî vazifeler Kâbe’nin içinde eda edilirken sonradan bu küçük bina ziyaretçileri ve hacca gelenleri almaz olur. Bunun üzerine Kâbe’nin etrafındaki boş alan, ibadet mekânı olarak Kâbe’ye katılır. Bu eklenen alan mukaddes sayılır ve “Harem” adı verilir.

İslamiyette namaz farz olunca namazlar burada kılınmaya başlanır. Onun için buraya “Mescidi Haram” denmiştir. Burası Hz. Ömer zamanına kadar etrafı çevrilmeden boş bir alan olarak kalır. Hz. Ömer Devrinde, hacıları almadığı ortaya çıkınca Hz. Ömer Mescidi Haram’ı genişletmeye ve etrafını bir duvarla çevirmeye ihtiyaç duyar. Etrafındaki evleri satın alır ve onları yıktırarak Mescidi Haram’a ilave eder. Etrafına da bir duvar ördürür. Daha sonra Hz. Osman Devrinde de etraftaki diğer evler satın alınarak mescide katılır ve içine revaklar yapılır. Böylece Mes cidi Haram kademeli olarak genişletilir.Kâbe, Mekke toplumu için önemliydi.

Çünkü yapacakları işleri Kâbe’nin içinde bulunan Hübel putu önünde fal okları çekerek karara bağlıyorlardı. Kâbe’nin Mekke toplumu için diğer bir önemi de dinî bir merkez olmasıydı. Burası kutsal sayılıyor ve hac ayları dışında da insanlar tarafından ziyaret ediliyordu. Ayrıca Araplar, Mekke’nin “Harem”inde hiçbir zaman savaşmama konusunda anlaşmışlardı. Dolayısıyla hareme giren herkes, her çeşit saldırıdan korunmuş oluyordu.
Kâbe’nin kutsiyeti Mekke toplumunu her yönden etkiliyordu. Hac, kelime olarak Allah’a yönelme ve günahlardan arınma anlamına gelir. Terim olarak ise Mekke’de bulunan Kâbe’yi ve civarındaki kutsal yerleri belirli zaman içinde, usulüne uygun olarak ziyaret etmektir.

OKUYALIM
Kur’anı Kerim’de Kâbe için; “elBeytü’lHaram” (Mâide suresi, 2.ayet.), “elBeytü’lMuharrem” (İbrahim suresi, 37. ayet.), “elBeytü’lAtik” ( Hac suresi, 2933. ayetler.), “elBeytü’lMa’mur” (Tûr suresi, 4. ayet.), ve “elBeyt” (Bakara suresi, 125127. ayetler.) isimleri kullanılır.
Yukarıdaki ayetlerin anlamlarını Kur’anı Kerim’den bularak okuyunuz.
 
İNCELEYELİM
Harem sözlükte “yasaklanmış korunmuş, dokunulmaz” manasına gelen Harem kelimesi haram ile eş anlamlıdır. Terim olarak Mekke ve Medine’nin, çevre sınırları (Hz. Peygamber tarafından çizilen) için kullanılır. Bu bölgelere Harem adının verilmesi, zararlılar dışındaki canlılarının öldürülmesi ve bitki örtüsüne zarar verilmesinin haram kılınmış olmasındandır. Bundan dolayı Mekke’ye elBeledü’lHaram denildiği gibi Kâbe ise elBeytü’lHaram, çevresindeki mescit de elMescidü’lHaram diye anılmaktadır.

İslam öncesi Araplar tarafından Kâbe haccediliyordu. Araplar, haram aylarda savaş yapmamak üzere anlaştıklarından bu aylarda hac için Mekke’ye gelirlerdi. Özellikle zilkade, zilhicce ve muharrem aylarında haclarını yaparlardı. Yine bu aylarda Mekke’den memleketlerine emin bir şekilde giderlerdi.

Hz. İbrahim, oğlu İsmail ve eşi Hacer’i Mekke’ye bıraktığında, soyundan bazılarını namaz kılmaları için Kâbe’nin yanına yerleştirdiğini, insanların kalplerini onlara meylettirmesini ve onları rızıklandırmasını Allah’tan niyaz etmişti. Allah bu niyazı kabul etmiş ve Hz. İbrahim’e, “Bütün insanları hacca çağır, yaya olarak ve hızlı yürüyen her türlü binek üstünde dünyanın en uzak köşelerinden sana (Kâbe’ye) gelsinler. diye buyurmuştur. Hz. İbrahim bu buyruk üzerine insanları hacca davet etmiştir. İmkân bulan her Müslümanın burayı ziyaret etmesi gerektiği yine Kur’an’da şöyle ifade edilir: “...Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki Allah bütün âlemlerden müstağnidir.”

Kaynak: Meb

İmam Hatip Lisesi, İmam Hatip 10.Sınıf Meslek Dersleri, İmam Hatip 10.Sınıf Eğitim Seti, İmam Hatip 10. Sınıf Siyer Dersi




İmam Hatip 6. Sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Eğitim Seti 4 DVD
Yorumlar