Furkan Suresi Anlamı
İmam Hatip 6. Sınıf Temel Dini Bilgiler Eğitim Seti 5 DVD

Furkan Suresi Anlamı

Sureleri Tanıyorum: Furkan Suresi

Mushaf’taki sıralamada yirmi beşinci, iniş sırasına göre kırk ikinci suredir. Yâsîn suresinden sonra, Fâtır suresinden önce Mekke’de indirilmiştir.
Sure, 1. ayetinde geçen Furkan ismiyle anılır. İlgili hadisler, surenin Rasûlullah döneminden itibaren bu isimle anıldığını göstermektedir.

Furkan Suresi şu ayetlerle başlar:
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla... 1. Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna Furkan’ı indiren Allah yücedir. 2. O, göklerin ve yerin egemenliği kendisine ait olan, çocuk edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, her şeyi yaratan, yarattığına belli bir ölçüye göre düzen veren Allah’tır. 3. Oysa onlar, Allah’ı bırakıp, hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış bulunan, kendilerine ne zarar ne de fayda verebilen, öldürmeye, diriltmeye ve ölümden sonra tekrar canlandırmaya güçleri yetmeyen tanrılar edindiler.

Furkan Suresi Surenin Kimliği
Adı: Furkan Suresi
Ayet sayısı: 77
Kur’an’daki Yeri: 25. suredir
İniş Zamanı: Mekke Dönemi

ÖZET
Furkan suresi, Allah’ı tanıtarak başlar ve bize ona şükretmeyi öğütler. İdeal Müminlerin özelliklerini ve onlara ait dua örnekleri sunar. Duanın, kulu Allah katında farklı hale getireceği vurgusu ile son bulur.

Sure, Allah Teâlâ’nın yüceliğini, evrendeki hükümranlığının mutlaklığını ve onun her türlü eksiklikten uzak olduğunu ifade eder. Kur’an’ın ilahî kaynaklı oluşunu belirten ve Hz. Muhammed (s.a.v)’in hak peygamber olduğu hususundaki kuşkuları reddeden açıklamalar yapar.

Ortaya konan delillere rağmen bu gerçekleri inkâr edenlerin, inat ve inkârları yüzünden ahirette karşılaşacakları sonuç hakkında bilgiler vererek uyarılarda bulunur. Surede özellikle Hz. Muhammed (s.a.v)’in peygamberliğini inkâr edenlerin, onun beşerî sıfatlara sahip olduğunu ileri sürerek bu durumu kendisi için bir kusurmuş gibi değerlendirmeleri eleştirilir. Surede Hz. Peygamber (s.a.v) için bir teselli olması maksadıyla geçmiş peygamberlerin de bu tür düşmanca davranışlara maruz kaldıklarına dair örnekler verilir.
Allah’ın yaratıcılığı ve evren üzerindeki hâkimiyetini konu alan ayetlerin ardından, Allah’ın has kullarının iman, ibadet ve ahlaka dair güzel hasletlerinden örnekler verilir. Onların ahirette elde edecekleri mutluluktan söz edilir.

Surenin ilk kelimesi olan “Tebârake”, diğer dillerde tek kelimeyle karşılanması zor, anlam yoğunluğuna sahip kapsamlı bir fiildir. Nitekim tefsirlerde bu kelimenin, “yücelik, aşkınlık, kutsallık, süreklilik, değişmezlik; zâtı, nitelikleri ve fiilleri bakımından eşsizlik ve benzersizlik, başka hiçbir varlıkla mukayese edilemeyecek derecede geniş çaplı cömertlik” gibi sadece Allah hakkında düşünülmesi mümkün olan bütün üstünlükleri kapsadığı belirtilir.15 Bu sebeple “Tebârake” fiili, Kur’an-ı Kerîm’de sadece Allah için kullanılmıştır.

İlk ayetteki “kul”dan maksat, Hz. Peygamber (s.a.v)’dir. Peygamberimiz (s.a.v) Kur’an’da değişik isim ve sıfatlarla nitelenir. Burada ondan Allah’ın bir kulu olarak bahsedilir. O, biz inananlar gibi bir insandır ve seçkin bir kuldur.

Hz. Peygamber (s.a.v)’e indirildiği belirtilen “el-Furkan” ise Kur’an’ın belki de en temel özelliğini ifade eden isimlerinden biridir. Bu isim onun “hakkı batıldan, doğru yolu yanlış yoldan, helâli haramdan ayırıcı bir ölçü” oluşunu ortaya koyar.16 Kelime bu özel anlamı dolayısıyla sureye de isim olarak verilmiştir. Allah’ın Furkan olan Kur’an’ı indirdiği, Âl-i İmrân suresinin başlarında da vurgulanır.
2 ve 3. ayetler, tevhid ilkesini zedeleyen veya büsbütün dışlayan, yok sayan inançları, fikir ve eylemleri reddeder. 2. ayetin son cümlesine göre evrendeki her şey Allah tarafından yaratılmıştır ve bu evren, yaratıcının tek olduğunu ispatlayan bir düzen ve uyum içerisindedir. Hiçbir yaratma işlevi taşımayan birtakım nesnelere tapanlara şu husus hatırlatılmaktadır: Gerçek tanrı, öncelikle yaratıcı güce sahiptir.
Hayatı ve ölümü var eden, yeryüzündeki hayatın son bulmasından sonra da insanların yeniden diriltilerek mahşerde toplanmalarını sağlayacak yalnızca odur.

Sonraki ayetlerde Mekkeli putperestlerin, Kur’an-ı Kerim’in etkisini değişik yollardan önlemeye çalışmalarına değinilir.
Çünkü onlar, Kur’an’ın hükümlerini kendi batıl inançları, zulme dayanan mevcut düzenleri için zararlı görüyorlar ve onun taraftar bulmasını önlemek için birtakım iddialar ileri sürüyorlardı. Bu iddialardan birisi de Rasûlullah’ın başkalarından, o dönemde Mekke’de bulunan birkaç Yahudi ve Hristiyan’dan (Ehl-i kitap) da yardım alarak Kur’an’ı kendisinin ortaya koyduğu iddiasıydı.
6. ayette putperestlerin bu iddiaları eddedilirken, “Onu, göklerin ve yerin sırlarını bilen Allah indirdi” buyrulması şu gerçeğe işaret etmektedir: Kur’an, Allah’ın yardımı olmadan hiçbir insanın, kendi beşerî yetenekleriyle ulaşamayacağı zenginlikte sırlar, öldükten sonraki hayata ilişkin bilgi ve gerçeklikler içermektedir. Dolayısıyla Kur’an’ın insan değil Allah’ın sözü olduğunu kanıtlayan delilyine Kur’an’ın kendisidir, onun içeriğidir.17

Furkan Suresinden Bir Pasaj
17- O gün Rabb’in onları Allah’tan başka taptıkları şeylerle toplar da, der ki: “Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi yanlışa düştüler?”
18- Onlar: “Seni tenzih ederiz. Seni bırakıp da senden başka dostlar edinmek bize yaraşmaz. Fakat sen onlara ve atalarına o kadar nimet verdin ki, sonunda seni anmayı unuttular ve helaki hak eden bir kavim oldular.” derler.
19- (Bunun üzerine diğerlerine şöyle denir.) İşte (taptıklarınız) sizi söylediklerinizde yalancı çıkardılar. Artık ne (azabınızı) geri çevirebilir, ne de bir yardıma çare bulabilirsiniz!
İçinizden kim zulmederse, ona büyük bir azap tattıracağız.
Müşrikler, Hz. Muhammed (s.a.v)’in sıradan insanlarda görülen özellikleriyle peygamber olamayacağını iddia ediyor, kendisine inanmaları için yanında bu tür beşerî özellikler taşımayan bir melek bulunması gerektiğini söylüyorlardı. Ayrıca genellikle yoksulluğun hüküm sürdüğü Mekke şartlarında, kendilerinden farklı olarak Rasûlullah’ın krallar gibi özel hazinelere sahip olması gerektiğini savunuyorlardı. 10. ayet, Yüce Allah’ın dilerse Rasûlüne maddî nimetler anlamında onların söylediklerinden daha güzel şeyler vereceğini, bunu önleyebilecek hiçbir gücün bulunmadığını belirtir.
Allah, son elçisine vahiy ve nübüvvet kapılarını açmış, bir süreliğine dünyalık nimetleri kısıtlamıştır. Bu, Allah’ın bir takdiridir. Kim için neyin hayırlı olduğunu ancak Allah bilir. Bu sebeple Mekkeli putperestlerin kanaatlerinin aksine insanlar, dünyada sahip oldukları maddî nimetlerin çokluğuna göre değil; iman, ilim, ahlak ve davranış yönünden ulaştıkları manevî mertebelerine göre değerlendirilmelidir.
Surenin burada bize verdiği mesajlardan biri de şudur: Bir kimsenin ileride nasıl bir konuma ulaşacağını Allah’tan başkası bilemez. Anlık görünümler ya da olaylardan hareketle, insanları değerlendirmek ve yargılamak doğru değildir.

Sonraki bölümde müşriklerin kıyameti yalanladıkları, Allah’ın da onlara alevli bir ateş hazırladığı belirtilir. Onlar, uzaktan ateşi görünce onun uğultusunu işiteceklerdir. Zincirlerle sımsıkı bağlı bir halde oracıkta yok olmayı isteyeceklerdir. 15. ayette bu durumla Allah’a saygılı olmayı ilke haline getirmiş olanlara vaad edilen ebedî cennetin karşılaştırılması istenir. İnkârcılarla müminlerin, dünyada yaptıklarının karşılığı olarak ahiretteki akıbetleri hakkında çok kısa bir karşılaştırma yapılarak, insanların akıllarını başlarına almaları öğütlenmektedir. Elbette cennet, onu hak edenler için en güzel ödül olacaktır. Orada onlar için istedikleri her şey sonsuza kadar vardır.  Bu, Allah’ın birvaadi ve müjdesidir.

Bundan sonra iman etmemek için türlü mazeretler ileri süren müşriklerin başka bir bahanesine işaret edilmektedir. İddialarına göre Peygambere inanmaları için kendilerine melekler gelip Rasûlullah’ın bildirdiklerinin doğru olduğuna dair şahitlik etmeli veya Allah’ı kendi gözleriyle görüp hakikati ondan öğrenmelilermiş.18 Ama ayet, onların inanmamalarının asıl sebebinin, içlerinde taşıdıkları küstahça kibirleri ve davranışlarıyla sergiledikleri zulüm ve taşkınlıkları olduğunu açığa vurmaktadır.

Her ne kadar ayet, tarihî bağlamda özellikle Mekkeli putperestlerin inkâra sapmalarının temelindeki olumsuz psikolojiyi ortaya koyuyor gibi görünse de aslında bu, daha genel olarak Allah’ın, Peygamberi vasıtasıyla ortaya koyduğu inanç ve ahlak ilkelerine karşı mücadeleyi kendilerine dava edinmiş olan bütün inkârcılar için geçerli genel bir tespit olarak anlaşılabilir. 22. ayet, bunlara şu sarsıcı uyarıda bulunmaktadır: Bir zaman gelecek, o kibirli ve azgın inkârcılar “Bize gelmeliydiler” dedikleri melekleri görecekler fakat artık iş işten geçmiş olacaktır. Israrla inkâr ettikleri ahirette kendileri için hiçbir iyi haber duyamayacaklar; inanmadıkları bu gerçekle karşılaşınca bütün güzel şeylerin kendilerine yasak olduğunu, ahiret nimetlerinden, ebedî kurtuluştan mahrum kaldıklarını anlayacaklardır.

Ayrıca bunları kendi dilleriyle de itiraf edecekler; melekler ise onlara, “Her şey yasak (size), her şeyden mahrum bırakıldınız!” diyeceklerdir.
30. ayet, biz inananlara Kur’an’dan ayrı kalmamayı ve hayatımızın her anında onu rehber edinerek ona sahip çıkmayı öğütler. Putperestlerin Rasûlullah (s.a.v)’a ısrarla karşı çıkmaları, haksız iddia ve iftiralarla onu üzmeleri üzerine Rasûlullah(s.a.v), “Rabb’im! Kavmim bu Kur’an’a büsbütün ilgisiz kaldılar” ifadeleriyle inkârcıları Allah’a şikâyet edecektir. Hz. Peygamber (s.a.v) bu serzenişi ahirette, o büyük yargılama sırasında dile getirecektir. Onun yakınacağı kesim, bütün ümmeti ya da kendi dönemindeki bütün kavmi değil, bunlar içinden onun peygamberliğini tanımayan, Kur’an’ın çağrısına uymayı reddeden kimselerdir.

Surede ele alınan konulardan biri de şudur: Hz. Peygamber (s.a.v), Allah’ın gönderdiği peygamberler zincirinin son halkasıdır. Son peygamber olarak bazı zorluklarla karşılaşması da son derece olağandır. Tebliğ ve irşat faaliyetleri sırasında engellerle karşılaşan, insanları içine düştükleri inkâr bataklığından kurtarmak için çalışırken düşmanlık görüp maddî ve manevî baskılara, haksızlıklara maruz kalan tek peygamber Hz. Muhammed (s.a.v) değildir. Bütün peygamberler, kendi toplumlarının yaşayan inanç ve kabullerini, ahlak ve hayat düzenlerini sorgulamışlar, eleştirmişler ve değiştirmek istemişlerdir. Bu ise o toplumlarda mevcut yapıdan memnun olan, özellikle bu yapı sayesinde servet yığmış, yüksek mevki, itibar ve sosyal statü kazanmış kesimleri rahatsız etmiş, bu rahatsızlık da giderek düşmanlıklara dönüşmüştür. 31. ayette, bu gerçeği özetleyen ifadenin ardından, “

...Ama kurtarıcı ve yardımcı olarak Rabb’in yeterlidir” buyrularak, müşriklerin bâtıl inançlar, yanlış fikirler, haksız iddialar ve bencil hesaplr üzerine kurulan düşmanca girişimlerinin başarılı olamayacağı; Allah’ın, yol gösterici, kurtarıcı desteği ve yardımıyla elçisini başarıya ulaştıracağı müjdelenmektedir. Aslında bu, daha genel anlamda Allah rızası ve insanlığın iyiliği, kurtuluşu ve mutluluğu için çalışan her mümine yönelik kutsal bir vaad ve müjdedir.

32. ayette Kur’an’a inanmamak için bahaneler üreten tiplerin başka bir iddiası dile getirilmektedir:“Kur’an ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!” Aslında Kur’an’ın hepsi birden indirilseydi onlar yine inanmayacaklardı. Çünkü amaçları gerçeği bulmak değil, taassup duygularıyla bağlandıkları batıl inançlarını, maddî ve sosyal çıkarlarını korumaktır. Müşriklerin asıl maksatları Allah’ın bilgisinde olmakla birlikte, bu sözlerin iyi niyetli insanların zihnini karıştırma ihtimaline karşı, ayette bu iddiaya kısaca cevap verilmiştir.

Allah Teâlâ, Kur’an’ın tamamını bir defada değil de yaklaşık yirmi üç sene zarfında, ayet ayet, bölüm bölüm indirmekle Rasûlullah’ın gelen her ayeti gerek metni gerekse anlamıyla zihnine iyice yerleştirmesini, ruhuna sindirmesini amaçlamıştır. Rasûlullah da böylelikle Kur’an’ın bütününü eksiksiz ve yanlışsız olarak hafızasına yerleştirmiş, insanlara tebliğ etmeden önce Kur’an’ın ilkeleriyle kişiliğini bütünleştirmiştir.
Hz. Aişe’nin ifadesiyle ahlakı Kur’an olan bir şahsiyete bürünerek,21 bizim için en güzel örnek olmuştur. Surenin sonraki bölümlerinde Musa, kardeşi Harun ve Nuh Peygamberlerden söz edilmiş; Hud Peygamberin milleti Âd’ın, Salih Peygamberin toplumu olan Semûd’un ve Res halkının inkârcılık ve azgınlıkları sebebiyle cezalandırıldığı ifade edilmiştir. Zira onlar bu hayatı ebedi sanıyor ve öldükten sonra yeniden dirilmek diye bir şeyin gerçekleşmesini beklemiyorlardı.

Surede inkârcıların, nefsanî tutkularını tanrılaştırırcasına akıl ve idrakten saptıklarını bildirerek bu tutumun yanlışlığını vurgulayan ayetlerin ardından, insanın aklına, irfanına ve vicdanına hitap eden deliller ortaya konmaktadır. Böylelikle insanın her an içinde yaşadığı tabiat olaylarındaki yaratıcı kudrete işaret eden tabii düzenden, bu düzeni kuran ve sürdüren ilahî yasalardan bazı örnekler verilmekte; bu suretle insanlar, Kur’an’ın temel hedefi olan Allah’a imana ve hidayet yoluna davet edilmektedir.

Yüce Allah’ın yasaları uyarınca tatlı sular, ırmaklar denizlere akmakta; bununla birlikle, günümüzde deniz araştırmalarının açıkça kanıtladığı üzere bazı denizlerde tatlı su ile tuzlu suyun karışmadığı görülmekte, ayetteki ifadeyle adeta bu iki su kütlesinin arasında “bir engel, aşılmaz bir perde” bulunmaktadır. Bilimin bu yeni keşfinin Kur’an tarafından asırlar öncesinde çok açık ifadelerle ortaya konması Kur’an’ın açık bir mucizesi durumundadır.23
Bütün bunlardan daha büyük mucize, Allah’ın görebildiğimiz en büyük eseri olan insan ve onun yaratılışıdır. Burada, insanlar arasındaki soy ve akrabalık bağının da ilahî kudretin bir delili olarak gösterilmesi ve hemen ardından Allah’ın üstün kudretinin hatırlatılması son derece anlamlıdır. Çünkü bu, insanın uygarlık kuran bir varlık oluşuna işaret eder. Nitekim uygarlık, önce nesep ve evlilik sonrası oluşan akrabalık ilişkisiyle başlar. Allah, sayısız psikolojik, sosyal, ekonomik ilişkilerin de temeli olan bu iki bağdan insanlığı mahrum bıraksaydı, insanın diğer hayvanlardan farkı kalmazdı. 55. ayette insanların buna rağmen Allah’ı bırakıp da kendilerine hiçbir fayda veya zarar getirmesi mümkün olmayan nesnelere tapmaları eleştirilmektedir. Böylece cahiliye döneminden bugüne birçok insanın birtakım değersiz varlıklara veya nefislerinin fani arzularına birer tanrı gibi kul-köle olmalarının anlamsızlığı hatırlatılmaktadır.

Sonraki ayetler bize Peygamberimizi ve bütün peygamberleri en temel özellikleri ile tanıtmaktadır:
“Biz seni sadece bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. De ki: “Bu görevimden dolayı dileyenin Rabb’ine giden bir yol izlemesi dışında sizden bir karşılık istemiyorum.” Asla ölmeyecek olan o diri varlığa dayanıp güven ve onu hamd ile tesbih et! Kullarının günahlarından haberdar olma konusunda o kendi kendine yeterlidir.” 61 ve 62. ayetlerde Rabb’imiz bize yine kendinî anlatmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Gökte burçları var eden, onların içinde bir kandil (güneş) ve nurlu bir ay barındıran Allah, yüceler yücesidir. İbret almak veya şükretmek isteyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren odur.” Burçlar, yıldız kümeleri ve güneş, Allah’ın birliğinin, gücünün sonsuz ve sınırsız oluşunun en büyük delillerindendir. Kur’an aynı zamanda güneşin, gerek dünyamız gerekse güneş sistemindeki diğer gezegenler için bir ışık kaynağı olduğuna da işaret etmektedir.

Doğru ve yanlışı birbirinden ayıran Kur’an’ı bir öğüt ve uyarıcı olarak gönderen Allah, surenin son bölümünde o ilahi mesaja gönül veren gerçek kullarda bulunması gereken en önemli nitelikleri ortaya koymakta ve bizlerden imanımızın gerektirdiği üstün özelliklere sahip olmamızı istemektedir.

Surenin son (77.) ayeti, duanın anlam ve önemini belirtir. Dua ile Allah’a yönelişin, biz kulları Allah (c.c.) katında farklı bir konuma ulaştıracağını müjdeler: “(Ey Peygamber!) De ki: “Duanız olmasa Rabb’im size ne diye kıymet verir!..”

Furkan Suresi 63–76. Ayetler
Rahman’ın has kulları yeryüzünde vakarla yürüyen, cahiller onlara laf attığı zaman, “selâm” deyip geçen kullardır. Gecelerini Rablerine secde ederek, huzurunda durarak geçirirler. “Ey Rabbimiz!” derler. “Bizi cehennem azabından uzak tut; çünkü onun azabı tükenmeyen bir acıdır. O cehennem ne kötü bir yerleşme ve kalma yeridir!”
Yine o iyi kullar, harcama yaptıkları zaman ne saçıp savururlar ne de cimrilik ederler; harcamaları bu ikisi arasında makul bir dengeye göre olur. Onlar, Allah ile birlikte başka bir tanrıya da tapmazlar. Haksız yere, Allah’ın dokunulmaz kıldığı insan hayatına kıymazlar. Onlar zina etmezler. Zira (bilirler ki) bunları işleyen kimse günahını yüklenecek. Kıyamet gününde ona azabı kat kat verilecek ve alçaltılmış olarak o azap içinde ebedî kalacaktır.

Ancak tövbe edip inanarak erdemli işler yapanın durumu başkadır. Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir. Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. Evet, kim tövbe edip erdemli davranırsa bu durumda gerektiği şekilde Allah’a yönelmiş olur. O iyi kullar, asılsız şeylere de şahitlik etmezler; boş (ve manasız) davranışlarla karşılaştıklarında onurluca çekip giderler.

Kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında o ayetler karşısında körler ve sağırlar gibi bilinçsizce davranmazlar. Onlar, “Ey Rabb’imiz! Bize mutluluk getirecek eşler ve çocuklar bahşet; bizi Allah’tan sakınanlara önder yap! derler.” İşte bunlar, zorluklara katlanmalarının karşılığı olarak cennet konağıyla ödüllendirilecek, orada sağlık ve esenlik dilekleriyle karşılanacaklardır. Orada sonsuzca yaşayacaklardır. Ne güzel bir yerleşme ve kalma yeri!

Kaynak: Meb

İmam Hatip Lisesi, İmam Hatip 10.Sınıf Meslek Dersleri, İmam Hatip 10.Sınıf Eğitim Seti, İmam Hatip 10. Sınıf Kuranı Kerim Konu Anlatımı

İmam Hatip 6. Sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Eğitim Seti 4 DVD
Yorumlar