Çağdaş Kelam Problemleri
İmam Hatip 6. Sınıf Temel Dini Bilgiler Eğitim Seti 5 DVD

Çağdaş Kelam Problemleri


2. Çağdaş Kelam Problemleri
Rönesans ve Reform hareketleri, tabii bilimler ve felsefenin yenilenen metotları nedeniyle Batıda Hristiyanlık inancına bağlı düşünce sistemleri yerini akla bağlı yeni felsefi akımlara terk etmiştir. Aydınlanma hareketiyle birlikte Tanrı’nın yeryüzüne müdahalesinin söz konusu olmadığını ve Tanrı fikrinin ispat edilmesinin mümkün olmadığını belirten akımlar doğmuştur. 19. yüzyılda ortaya çıkan çeşitli akımlar ise Tanrı tanımazlıkları ve ahlakî değerlerin inkârı ile öne çıkmışlardır. İnançsızlığın yayılmasına, toplumsal yapının çözülmesine neden olan bu tür düşünceler, zamanla Müslüman toplumlar arasında da yaygınlaşmıştır. Çağımızda ortaya çıkan Yeni İlmi Kelam ise bu akımların tutarsızlıklarını göstermeye, dine yönelttikleri eleştirileri cevaplamaya gayret etmiştir. Bugün pozitivizm, nihilizm ve ateizm gibi Tanrı’yı inkâr eden akımlar eski canlılıklarını kaybetmişlerse de bir bilinç ve tavır olarak varlıklarını sürdürmektedirler.
Bu nedenle Tanrı ve ahlakı inkâr eden akımlar, günümüz kelamının en önemli konuları arasında yer almaya devam etmektedir.

2.1. Deizm (Yaradancılık)
Deizm, başlangıçta Tanrı’nın varlığını ve evrenin yaratıcısı olduğunu kabul etmekle birlikte Hristiyanlığı ve onun kutsal metinlerini reddeden bir akım olarak başlamıştır. Günümüzde ise deizm, vahyedilmiş herhangi bir dine bağlı olmaksızın Tanrı’nın varlığını kabul etmekle birlikte onun ilim ve irade gibi sıfatlarını reddeden, onun evrende fiilini, hikmet ve inayetini kabul etmeyen, vahyi, nübüvveti ve ahireti inkâr eden akım anlamında kullanılmaktadır. Örneğin 18. y.y’da Aydınlanma hareketinin öncülerinden Voltaire, Hristiyanlığa ait kutsal metin ve dinî kurumlan daima alaycı bir üslupla eleştirmiştir. Yine fikirleriyle 18. yüzyıla damgasını vuran ve Fransız ihtilalinin düşünsel hazırlayıcılarından olan Rousseau da vahyin yol göstericiliğine muhtaç olmadan, aklın iyi ve kötüyü ayırt edebileceğini iddia etmiştir.

Dinlerin değil, aklın deney öncesi yapısı ile varlığına ulaşıp ispat ettiği Tanrı’ya inanmak
Tanrı evreni yaradandır, ancak bunun dışında onun evrene müdahalesi söz konusu değildir.
Vahyi ve peygamberliği reddetmek
Mucizeyi kabul etmemek
Akıl kurtuluşu sağlayan ahlak ilkelerini koyabilir.
 
İslam inancı Allah, âlem ve insan arasındaki ilişkilerin canlılığına dikkat çeker. Çünkü Allah yaratıcı faaliyeti, ilmi, hikmeti ve lütfuyla âleme her an müdahale eden yüce varlıktır. Allah bir defada olup bitmiş bir yaratmanın faili değildir, sürekli ve her an yaratma hâlindedir. Bu konuda Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır.:

“Göklerde ve yerde bulunan herkes, ondan ister. O, her an yaratma halindedir.”
 
İslam inancı Allah, âlem ve insan arasındaki ilişkilerin canlılığına dikkat çeker.
Allah her an evreni yarattığı gibi vahiyle de insan hayatına ve tarihe müdahale eder. O, seçtiği peygamberler aracılığıyla insanlara mesaj göndermiştir. Vahiy, Allah’ın doğrudan tarihe ve insana müdahalesidir. İnsan da bu mesaja verdiği cevapla Allah katında inancı, ibadeti ve duasıyla bir değer kazanır.

Bu ise insanın yaratıcısıyla iletişimidir. Böylece âlemi yaratan Allah; Allah’ın koyduğu kanunlara göre işleyip ona boyun eğen âlem; insana mesaj gönderen Allah ve Allah’a dua ve ibadet ederek cevap veren insan arasındaki ilişkiler, İslam’ın yaratanyaratılan, nübüvvet ve ibadet anlayışında ifadesini bulmuştur. İslam inancında Allahâleminsan arasındaki ilişki, deizmin bir defa olup bitmiş yapanyapılan ilişkisi değildir. Sürekli yaratma, vahiy ve rahmetle Allah’tan âleme ve insana doğru inen; boyun eğme, dua ve ibadetle de âlemden ve insandan Allah’a yükselen dinamik ve canlı bir ilişkidir.

LİSTELEYELİM
“Andolsun ki senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından boyun eğsinler diye onları darlık ve hastalıklara uğrattık.” (En’âm suresi, 42. ayet.)
“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf suresi, 16. ayet.)
“Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O hâlde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.” (Bakara suresi, 186. ayet.)
 Yukarıdaki ayetlerde deizmin hangi fikirleri reddedilmiştir? Listeleyiniz.

2.2. Çok Tanrıcılık (Politeizm)
Allah, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberleri ortak bir mesajla göndermiştir. Bu ortak mesaj tevhittir ve tevhidin özünü Allah’ın birliği oluşturur. Kur’an’da “Andolsun ki biz, “Allah’a kulluk edin ve Tâğut’tan sakının” diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!” buyrulmaktadır.

Dinler tarihi alanında yapılan araştırmalar da ilk inanışların Allah’ın birliğine dayalı olduğunu, çok tanrıcılığın (politeizmin) bir sapma olarak sonradan ortaya çıktığını göstermektedir. Tarih boyunca Allah’ı bırakıp kendilerine başka tanrılar edinen insanlar var olmuştur. Bunlardan bir kısmı tabiat güçlerini, bir kıs mı ruhları, bir kısmı da kendi yaptıkları putları tanrılar olarak kabul etmişler ya da Allah’ın yanında başka tanrıların da olduğuna inanmışlardır. Bazı toplumlarda ise çok tanrı inancı her kabileye ait tanrılar olarak kendini göstermiştir. Her ne şekilde olursa olsun çok tanrıcılık (politeizm) bu tür birden fazla tanrı inanışlarının ortak adı olarak kullanılmaktadır. Çok tanrıcı inanışlar Babil ve Asurlularda, Eski Yunan’da, Eski Mısır’da, Afrika dinlerinde ve Cahiliyye dönemi Arap toplumunda var olmuştur.

İslam öncesi Araplar, çok tanrılı bir inanca sahiptiler. Onlar, “Allah”, “Aziz” ve “Alim” olarak adlandırdıkları yüce tanrının kendilerini ve bütün kâinatı yarattığına, güneşi ve ayı belli bir nizama bağladığına, yağmur yağdırmak suretiyle yeryüzünü canlıların beslenmesine el verişli kıldığına inanıyorlardı. Onun adına yemin ediyorlar, hayatlarının sıkıntılı ve tehlikeli dönemlerinde ona sığınıyorlar ve onu Kâbe’nin Rabb’i olarak kabul ediyorlardı. Ancak onlar, bu yüce Allah inancının yanında kendilerini ona yaklaştıracağına ve onun katında şefaatçi olacağına inandıkları putlara da tapıyorlardı.Bazılarının Kur’an’da da adı geçen bu putların her biri bir kabileye aitti ve sayıları yüzleri bulmaktaydı. Bu şekilde Allah’tan başka tanrı edinmek ve Allah’a ortak koşmak Kur’an’da “şirk”, şirk içinde bulunup Allah’a ortak koşanlar da “müşrik” olarak adlandırılmaktadır.

Hz. Muhammed ve ondan önceki bütün peygamberler şirkle mücadele etmiş ve insanları yalnızca Allah’a kulluk etmeye çağırmışlardır. Bu anlamıyla insanlık tarihi, Allah’ın birliğini ifade eden tevhit ile ona ortak koşmayı ifade eden şirk arasındaki bir mücadele olarak da yorumlanabilir. Örneğin, Kur’an’da Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Salih, Hz. Şuayb, Hz. Yunus ve diğer peygamberlerin insanları sadece Allah’a ibadet etmeye çağırdıkları anlatılır.Kur’anı Kerim’in Allah’ın varlığından daha çok, birliği üzerinde durması anlamlıdır. Nitekim insanlar her zaman yaratıcı bir gücün varlığına inanmışlardır. Ancak Kur’an’da, “Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allah’a iman ederler.” buyrularak olması gerekenin şirksiz bir inanç olduğu vurgulanmıştır. Bu açıdan Kur’an’da insanın sadece putları değil, bunlar dışında hevâ ve hevesini, dünyevi arzularını, bazı insanları ve şeytanı putlaştırabileceği, böylece inancına şirk karıştırabileceğine dikkat çekilmiştir.

Kur’an’ın anlatımına göre şirk sadece basit bir inanç biçimi değildir. Bunun ötesinde Kur’an’da Allah’a ortak koşan insanlar kibirli, azgın, saldırgan, yalancı, kaba ve zorba gibi bireysel özellikleriyle de ele alınmıştır. Şirkin sosyal hayattaki görünümü ise insanları hor ve hakir görmek, iyiliklere engel olmak, insanları çeşitli sınıflara ayırmak, eşitlik ve adaletten uzak bir toplum anlayışına sahip olmaktır. Bunun içindir ki Kur’an’ın tevhid inancı müminin, insanlara ve çevresine karşı ahlakî duyarlılığa ve kişilik bütünlüğüne sahip olmasını ister. Kur’an sosyal ve ekonomik dengeyi bozan gasp, hırsızlık gibi eylemleri yasaklayarak; hac ve zekât gibi sosyal birlikteliği sağlayan ibadetleri teşvik ederek Allah’ın birliği ilkesinin toplumun sosyal ve ekonomik eşitliği ilkesiyle de ilgili olduğunu göstermiştir.

Bunun içindir ki Peygamberimiz, çeşitli putlarıyla renk ve ırk ayrımına dayanan, parçalanmış, kabileci bir toplum yapısını sürdüren şirk inancı yerine; birlik içinde inananların eşitliğine dayanan birtoplum inşa eden tevhid inancını yerleştirmiştir.
Kur’an yalnızca Allah’ın varlığına inanılmasını istemez. Aynı zamanda her şeyi yaratan, her şeye anlam ve hayat veren tek bir ilaha inanılmasını ister. Bu, inanan insanın özgürleşerek sağlıklı bir kişiliğe kavuşması için de gereklidir. Her şeyi yaratan, kudret sahibi, rahmeti her şeyi kuşatan tek Allah inancı, eşitlik ve adalet duygusunu besler; hayatın bütünlük içinde kavranmasını sağlar ve bütün güzelliklerin kaynağının bir olduğunu hatırlatır. Kur’an’ın ifade ettiği gibi şirk, insanın ve toplumun hüsranının nedenidir. Kur’an’da bu durum “(Resulüm!) Şüphesiz sana da senden öncekilere de şöyle vahyolunmuştur ki: Andolsun (bilfarz) Allah’a ortak koşarsan, işlerin mutlaka boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun!” şeklinde ifade edilmiştir.


2.3. Gizemcilik (Mistisizm)
Gizemcilik, çeşitli dinlerin ve inançların terimleriyle farklı şekillerde tanımlanmıştır. Bununla birlikte gizemcilik, görünenin ötesine veya görünmez olana geçme tecrübesi olarak bütün dinlerin mensupları arasında farklı isimlerle ortaya çıkmıştır. Gizemcilik, insanın görünen nesnelerin (zâhir) ardındaki görünmeyen birlik ve gerçekliğe (bâtın) ulaşma yönündeki ruhî tecrübesine ve bu tecrübeyi ifade eden düşünceye denilmektedir.
Mistik tecrübenin en belirgin yönü mistiklerin Tanrı ile vasıtasız temas kurdukları iddiasıdır. Örneğin; mutlak hakikat, ilahî dinlere inanan mistikler tarafından canlı bir Tanrı ile ifade edilirken, beşeri dinlere inanan ve felsefî ekollere bağlanan mistikler tarafından “nirvana”, “bir”, “iyi” gibi canlı olmayan varlıklarla ifade edilmektedir. Gizemcilere göre mutlak hakikat aşkındır. Fakat aynı zamanda mutlak hakikat zaman ve mekânda bulunan bütün bir evrenin iç ve özsel varlığıdır. Bütün mistik ekoller, insanın normal sınırlarını aşarak ruhunda var olan üstün bir idrakle yücelebileceğine ve Tanrı ile bir olabileceğine inanırlar. Bu akıma göre insanda iki “ben” vardır. Bunlardan aşağı ve bencil olan ben, mistik tecrübenin önündeki en büyük engeldir.

Ruhu temizleme, nefse hâkim olarak dünya zevkle rinden uzaklaşma yoluyla aşılan bu benin ötesinde ise evrenin iç birliğini kavrayan ve mutlak hakikat ile bir olabilme yeteneğine sahip olan yüce bir ben vardır.
Bilgi kaynağını keşif ve ilham olarak kabul etmesi nedeniyle gizemcilik aynı zamanda gnostisizm (irfaniyye) olarak da bilinmektedir. Gnostisizme göre Tanrıya ve eşyanın gerçek bilgisine duyulara ait niceliksel deneyleri ve aklı dışta tutarak, sezgi gücü ve vecd ile ulaşılabilir. Müslüman mistikler de akıl ve duyunun ötesinde keşf ve ilhamı gerçek bilginin kaynağı olarak kabul etmişlerdir. İlhamın bir bilgi kaynağı olmadığını ilk ifade eden İmam Maturidî ve onun izinden giden kelamcılar insanın bilgi kaynaklarını vahiy, akıl ve duyular olarak kabul etmişlerdir. Kelam âlimleri, insan kalbine bazı bilgilerin ilham edilmesinin mümkün olduğunu, bununla birlikte ilhamın subjektif olduğunu ve genel geçerliliği bulunan kesin bilgi kaynağı teşkil etmediğini belirtmişlerdir. Bu noktadan hareketle Kelam ilmi, ilhamın dinî alanda delil olarak kullanılamayacağını kabul etmiştir.

NOT EDELİM
Mistisizmin Temel Fikirleri Görünenin ötesinde görünmeyen bir gerçeklik vardır.
İnsanın görünen “beninin” ötesinde bir başka “iç beni” vardır. İnsan normal sınırları aşarak Tanrı’ya ulaşabilir. Gerçeğin bilgisine ancak keşif ve ilham ile ulaşılabilir.
 
2.4. Bilinemezcilik (Agnostisizm)
Türkçede bilinemezcilik olarak ifade edilen agnostisizm, insan aklının Tanrı ve evren hakkında mutlak gerçeği bilemeyeceğini ileri süren felsefî akımın adıdır.11 Bilinemezcilik ilk olarak Antik Yunan’da Protagoras’ın fikirleri çerçevesinde gelişmiştir. O, tanrının varlığı ve ne olduğu konusunda bilgi edinmenin insanın gücünü aştığı görüşündedir.12 Modern Batı’da agnostik terimini ilk defa 1869’da kullanan Huxley’dir. Huxley, her türlü düşünce akımının kendince Tanrı’yı ispat ettiğini oysa Tanrı hakkındaki bilginin insan aklının sınırları içinde gerçekleşmesinin mümkün olmadığını ifade etmiştir.

NOT EDELİM
İslam kelamında sofistler üç grupta ele alınmışlardır:
Agnostikler/lâedriyyûn: Bilginin elde edilmesinin mümkün olmadığını iddia edenler.
Septikler/inadiyyûn: Bilginin imkânından ve elde edilen bütün bilgilerden şüphe duyanlar.
Subjektivistler, rölâtivistler/indiyyûn: Nesnel bilginin mümkün olmadığını, bilginin öznel olduğunu iddia edenler.

İslam tarihinde ise agnostisizm akımına bağlı olanlar, objektif bilginin imkânından şüphe eden sofistlerin bir kolu olan lâedriyyûn (bilinemezciler) olarak tanınmaktadırlar. Bunlara göre insan, hakikatin ve bilginin var olup olmadığını bilemez. Agnostiklere göre “tanrı vardır” denilemez, “tanrı yoktur” da denilemez, çünkü bilinemez. İslam tarihindeki bilinemezcilerin özellikle Tanrı’nın bilinip bilinemeyeceği çerçevesindeki şüpheci tutumları Mutezile ve ehlisünnet kelamcıları tarafından eleştirilmiştir. Kelamcılar, insan aklının ve duyularının objektif bilgiye ve Tanrı’nın varlığının bilgisine ulaşabileceğini ifade etmişlerdir. Özellikle İmam Gazzâlî’nin objektif bilginin imkânını savunarak şüpheciliği reddetmeye yönelik çabaları, bu akımın Müslümanlar arasında yaygınlık kazanmasını engellemiştir.

Güncel anlamda tipik bir agnostik, Tanrı’nın yokluğunu kanıtlamak için özel bir çaba içine girmemekle birlikte, kendi hayatını da Tanrı’nın var olduğu düşüncesine göre düzenlemeyen kişidir. Kur’an ise insanın sorumlu varlık oluşunu Allah ve ahiret inancı üzerine bina eder. Eğer agnostiklerin kabul ettiği gibi varlık hakkında bilgi mümkün değilse Allah, peygamber ve ahiret hakkında da bilgi mümkün olmayacak, ortak ahlakî değerlerden bahsetmek imkânsız olacaktır. Allah’ın varlığının ispatının mümkün olmaması inançsızlığın yaygınlaşmasına sebep olacağı gibi ortak değerlerin inkârı da bütünleşmiş ve aynı hedefe yönelmiş bir toplum oluşturmanın önündeki en büyük engellerden biri hâline gelecektir. Oysa Kur’an, insanın Allah’ın varlığına ve birliğine inanması; yeryüzünde ahlaka ve adalete dayalı bir toplum inşa etme yönünde özgür iradesini kullanması gerektiğini bildirmektedir.

NOT EDELİM
Kelam ilminde agnostisizm, “bilmiyorum” anlamına gelen “lâedrî” fiilinden türetilmiş “lâedriyyûn” terimiyle ifade edilmiştir. İslam inancına göre bir kişinin iman etmesi için iman edeceği şey hakkında kesin bir bilgiye sahip olması gerekir. Dolayısıyla iman ve tasdik, bilinemezcilik öğretisiyle birlikte bulunmaz. Çünkü kesin bilgi olmaksızın kalp ile tasdik mümkün olmaz. İman, şüphe tereddüt ve kararsızlık kabul etmez.


2.5. Pozitivizm (Olguculuk)
Pozitivizm, Fransız filozof Auguste Comte (17981857) ile ortaya çıkan bir akımdır. Bu akıma göre insan, ancak pozitif olayların ve görülebilen olguların tespitine dayanan deneysel bilgiyi elde edebilir. Doğrudan doğruya deneyle sağlanamayan her bilgi hayal ürünü olarak teolojik ve metafi ziktir. Böylece Auguste Comte fizikmatematik bilimleri kabul ederken din ve metafiziği duyularla algılayamayacağımız ve deneyle ispat edemeyeceğimiz gerekçesiyle reddeder. Pozitivizmin temel iddialarından biri düşüncenin tarihî gelişimiyle ilgilidir. Bu iddiaya göre insanlar, evrendeki varlıkları önce canlı olarak tasavvur etmişler, ardından evrendeki olayları yöneten çeşitli tanrılara inanmışlardır. Daha sonra insanlar, çok tanrı yerine evreni tek başına yaratan, yöneten ve gerektiğinde yarattığı düzeni mucizelerle bozan tek bir tanrıya ulaşmışlardır. Bugün ise insanlar deneysel olarak ispat edilemeyen her bilgiyi reddetmektedirler.

Böylece pozitivizm, dindarlığın insan düşüncesinin başlangıç dönemini teşkil ettiğini, fikren değişen insanoğlunun 19. asırdan itibaren artık pozitif bilimlerden başka bir şeye bağlanamayacağını iddia etmektedir. Dinler tarihi alanındaki yeni araştırmalar, insanlık tarihinin başından beri tek tanrıcılığın var olduğunu, sonradan ortaya çıkmadığını göstermektedir. İnanma sadece ilkel toplulukların değil bütün insanların ihtiyacıdır. İnsanın Allah’a inanması bilimi yadsıması anlamına gelmeyeceği gibi ibadet ve dua da düşünmeye ve deneyin gerekliliğine inanmamayı doğurmaz. Çünkü iman; akıl yürütmeye engel değildir. Tam tersine din, felsefe ve bilim insanın maddi ve manevi problemlerine çözüm üretmek için vardır ve dini doğru algılayan bir kişi için felsefe ve bilim ufuk açıcıdır. Dini toplumun ilkel dönemlerinin eseri sayan ve bilimin ilerlemesiyle insanoğlunun artık dine ihtiyacı kalmayacağını düşünen

A. Comte dahi hayatının son döneminde Tanrısı insanlık, mucizesi bilimsel keşifler olan pozitif bir din kurmak istemiştir.

Kur’an’a göre ilk insan olan Hz. Âdem aynı zamanda ilk peygamberdir. Kur’an’da, Peygamberimizden önce de peygamberlerin gönderildiği hatırlatılmakta ve onun ilk defa ortaya çıkan bir elçi olmadığı vurgulanmaktadır.
Böylece Allah inancı, bazı durumlarda hak yoldan sapan toplumlar dışında insanların sahip oldukları bir inançtır. Bütün peygamberler de bu inancı tebliğ etmişler ve insanları tevhid, adalet ve ahlaka çağırmışlardır.

İnsanın inanma ihtiyacı, pozitivizmin iddialarının geçersizliğini ortaya koyan en büyük engellerden biridir. Diğer yandan ilkel toplumlar üzerine yapılan din araştırmaları ve bilimdeki yeni gelişmeler pozitivizme şiddetli eleştiriler yöneltilmesine sebep olmuştur. Böylece pozitivizm çağımızda etkisini büyük oranda kaybetmiştir. Fakat günümüzde de akıl ve bilim adına hareket ettiklerini iddia eden pozitivist bilinç ve tavra sahip birçok insan, inanç eleştirisi yapmakta, dinî ve ahlakî değerleri reddetmek istemektedir. İslam için “çağdışı” ve “bin dört yüz yıl öncesinin dini ...” diye başlayan olumsuz nitelemeler bu pozitivist tavrın yansımaları olarak görülebilir. Fakat çağımızda yeni teorilerle bilimi geliştiren öncü bilim adamlarının, kendilerinden elli yıl önce Allah’ı inkâr eden pozitivist bilim adamlarının tersine Allah’ın varlığından söz etmeleri, pozitivizm fikrinin artık savunulamaz bir hâle geldiğini açıkça göstermektedir.


2.6. Tanrı Tanımazlık (Ateizm)
Ateizm, geniş anlamıyla Allah’ın varlığına inanmazlık anlamına gelir. Diğer bir ifade ile ateizm, sadece Allah’a inanmamakla kalmayıp onun varlığını deliller göstererek reddeden bir akımdır. Bu şekliyle ateizm, âdeta karşıt bir iman şeklinde, Tanrı’nın yokluğuna inanan ve akıl yürütmelere dayanarak Tanrı’nın olmadığına karar veren ve ona göre davranan kişilerin savunduğu bir görüştür. Ateist ise her şeyi yaratan, evrendeki işleyişi kontrol eden Allah’ın varlığını kabul etmeyen ve bu iddiasını ispat etmek için çaba gösteren kişi olarak tanımlanabilir.

Tanrı tanımazlık, tarihin farklı dönemlerinde bireysel de olsa varlığını sürdürmüştür. Allah inancı karşısında tepkisel bir düşünce olan ateizm, Batı dünyasının bazı filozofları tarafından benimsenmiş ancak günümüzde düşünsel dayanaklarını yitirerek zayıflamıştır.

Müslüman toplumlar arasında ateizm kavramı “kâfir” ve “zındık” gibi kelimeler yanında özellikle ilhad terimi ile karşılanmıştır. İlhad, Allah’ın varlığı ve birliği, ahiret gibi dinin temel esaslarını inkâr etmek, bunlar hakkında kuşku beslemek ve kuşku uyandırmak anlamında kullanılmıştır.

Müslüman toplumlarda Allah’ın birliğini reddeden, peygamberliği ve ahireti inkâr eden, maddenin yaratılmadığını kabul eden akımlar ortaya çıkmışsa da ateizm ciddi bir problem olmamıştır. Kur’anı Kerim’de de Allah’ın varlığını inkâr edenlerden daha çok ona ortak koşarak onun birliğini reddeden ler üzerinde durulmuştur.

Kelam ilmi hudus, imkân, gaye ve nizam gibi çeşitli delillerle Allah’ın varlığını ispat etmiştir. Allah’ın varlığını ispat için filozoflar tarafından daha başka deliller de ileri sürülmüştür. Ontolojik delil, ahlak delili ve dinî tecrübe delilibunlar arasında sayılabilir. Ateistler ise Allah’ın varlığını ispat eden bu delilleri eleştirmektedirler ancak onun yokluğunu gösterecek kesin bir kanıt ileri sürememektedirler.

Evreni yaratanın Allah olduğunu söyleyenlere karşı ise evrenin oluşumunu tesadüfe bağlamaktadırlar. Kur’an’da, Allah’ın varlığının delillerinin hem insanın kendinde hem de dış dünyada olduğu vurgulanır. Kur’an’a göre; insanın fıtratında Allah inancı vardır ve onu inkâr sadece bir yanılsamadan ibarettir. Dış dünya ise Allah’ın varlığını gösteren işaretlerle doludur. Bu konuda Kur’an’da şöyle buyrulur: “O, göklerde ve yerde bulunan her şeyi kendinden bir lütuf olarak sizin hizmetinize vermiştir. Şüphesiz bunda düşünen topluluklar için ibret ve deliller vardır.”

Kur’an, evrenin düzen ve ahenk içerisindeki mükemmel yapısı, insan hayatı için dünyanın elverişli kılınması gibi konuları işleyerek bütün bunların gören göz, düşünen akıl ve ibret alan gönüller için Allah’ın varlığı ve birliğinin belgeleri olduğunu ifade eder.

2.7. Nihilizm (Hiççilik)
Nihilizm, mevcut olan değerlere, inançlara, siyasi düzene karşı çıkan ve varlığın hiçbir realitesinin bulunmadığını savunan felsefi bir akımdır. Nihilist, felsefî yönden hiçbir gerçek kabul etmeyen, sosyal yönden var olan toplum düzenini benimsemeyen, siyasî yönden her türlü otoriteyi reddeden, ahlakî yönden hiçbir ahlakî değer tanımayan kişidir.
Nihilizmin temelleri Schopenhauer (ö.1860)’ın karamsar dünya görüşüne dayanır. Ona göre bu dünyanın hiçbir anlamı yoktur, dünya bütünüyle kötüdür ve var olmaktansa var olmamak iyidir. Müslüman kelamcılar Allah’ın olabilecek en iyi dünyayı yarattığını kabul ederken Schopenhauer, dünyanın düşünülebilecek en kötü dünya olduğunu, bu dünyayı oluşturan iradenin kör olduğunu, zekâ ve bilincinin de olmadığını ifade eder.

Bu karamsar dünya görüşünün izinden giden Nietzsche bütün ahlakî değerleri inkâr eden, sıkıntılı bir ruh hâlinin yansıması olarak gayesiz, olumsuz ve kötümser bir nihilizm anlayışını ortaya atmıştır. Nihilizm iyi ve kötü gibi ahlakî değerlerin yokluğunu ve varoluşun amaçsızlığını kötümser bir tarzda ifade etmekle kalmaz, aynı zamanda inanmadığını yıkmak isteyen bir tavrı da içerir. Nietzsche, insanın özgürlüğünü gerçekleştirebilmesi için kendi özünü kendisinin oluşturmak zorunda olduğunu, Tanrı’nın varlığının kabulüyle bunun mümkün olmadığını belirtmektedir.

Nihilizm, evrendeki kötülüklere odaklanarak bunalımlı bir ruh hâliyle evreni tek yanlı okumaktadır. İslam inancına göre evrenin kötülüklerden ibaret olduğu düşüncesi, Allah’ın rahmet, lütuf ve inayetine aykırıdır. Kur’an, evrenin insanın yaşamasına uygun bir şekilde yaratıldığını, yeryüzündeki türlü nimetlerin insanın hizmetine sunulduğunu, insana temiz ve güzel rızıkların verildiğini ifade etmektedir. İnsanın bu güzel nimetlerden faydalanması, giyinmesi, yiyip içmesi, yeryüzünü gezmesi ve güzel nimetlerden istifade etmesi teşvik edilir. Ancak insandan bu nimetler karşılığında şükretmesi ve çevresine ibret nazarıyla bakabilmesi istenir. Bunun için evrendeki güzellikleri görmeyen, karamsar bir ruh hâlinin Müslüman için uygun bir durum olduğu söylenemez.

İslam inancına göre insan başıboş yaratılmamıştır. Onun amacı, Allah’a ibadet etmek ve erdemli davranarak dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmektir. Ancak insanın bu amacını gerçekleştirip gerçekleştirmemesi kendi özgür iradesine bağlıdır. İnsanın başıboş yaratılmamış olması onu amaçsızlıktan ve karamsarlıktan kurtarır. Çünkü rahmeti, lütfu ve bağışı bol olan Allah’a inanmak, insanın ümit ve huzur içinde olmasına sebep olur. Aynı zamanda insan, özgür iradesiyle gerçekleştirdiği eylemlerinin sorumluluğunu üstleneceği hesap gününden ve kendini yaratanın rızasını alamamaktan da korkarak ahlakî benliğini oluşturur. Ahlakın ve salih amellerin inanç temeli ise Allah’a ve ahiret gününe inanmaktır.

BİLİYOR MUYDUNUZ?
Nietzsche 'nin düşüncelerini doğrudan İslamiyet'e yöneltilmiş bir eleştiri olarak düşünmemek gerekir. Çünkü bu düşünürün reddettiği Tanrı, İslam’ın Allah’ı değildir. Nietzsche, İsa’nın trajik bir biçimde çarmıha gerildiğine inanıldığı, insanların günahkâr doğduğu ve kiliseye gidip vaftiz olmadıkça aklanamadığı, insanların günah işlediğinde acımasızca ateşe atıldığı, ölümden sonra da cehennemle korkutul duğu bir kültürde yetişmiştir. Yıllar süren din savaşlarının ve kilise baskısının altında ezilen bir toplumun fikrî özgürlüğünü seslendirmiştir. Dolayısıyla onun fikirlerini kendi şartları içerisinde anlamak ve değerlendirmek gerekmektedir.

OKUYALIM
YORUMLAYALIM
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!” (Kıyamet suresi, 36. ayet.)
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat suresi, 56. ayet.)
“.Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yûsuf suresi, 87. ayet.)
Yukarıdaki ayetleri, nihilizmin İslam inancına neden uygun olmadığı çerçevesinde yorumlayınız.

BİLİYOR MUYDUNUZ?
Modern Satanizm, ABD’li Macar asıllı Anton Szandor LaVev tarafından 1966’da San Francisco’da kurulan Şeytanın Kilisesi ile ortaya çıkmıştır. LaVey, faaliyetlerini kilise mensupları dışındakilere çevirmiş ve kitaplar yazmıştır. Onun satanizmin temel fikirleri ve ayinlerini anlatan kitapları arasından en önemlileri “The Satanic Bible (Şeytan’ın Kutsal Kitabı)” ve “The Satanic Rituals (Satanist Ayinler)” olarak sayılabilir.

2.8. Satanizm

Satanizm, şeytana tapıcılık anlamına gelmektedir. Satanizm, başlangıç itibariyle ortaçağ büyücülerine ve Hristiyanlıktan uzaklaşan ayrılıkçı gruplara kadar dayandırılmaktadır. Geleneksel satanizm olarak adlandırılan bu satanizm Hristiyanlığın şeytan anlayışına, hayat, dünya ve ahlâk görüşüne karşıt olarak doğmuştur. Amerika’da ortaya çıkan modern satanizm ise şeytanın en önemli özelliği olarak kabul edilen muhalefet ve başkaldırıyı esas almıştır. Buna göre satanizm özel olarak Hristiyanlığın, genel olarak da bütün dinlerin ve dini değerlerin karşısında fakat şeytanın ve onun temsil ettiği her şeyin yanında yer alma hareketidir. Satanistler, genellikle bazı problemleri olan gençleri hedef kitle olarak görerek düşüncelerini onlara benimsetmeye çalışırlar. Satanistler ayinlerinde insan ve hayvanlara işkence, intihar ve cinayet gibi şiddet içeren fiilleri teşvik ederler.
Satanizm bireysel açıdan ruhsal bir bozulmanın işaretidir. Toplumsal açıdan ise ahlakî çöküntü, toplumu bir arada tutan temel değerlerde yozlaşma, sosyal ve kültürel dokudaki zedelenme, millî ve manevî duygulara yabancılaşma gibi olumsuzlukların kaynağıdır. Satanizm aile bağlarını koparmakta, gençleri intihar ve çeşitli sapkın hareketlere sürüklemektedir.

Kur’an, insanın sadece Allah’a tapmasını ve iyilerle beraber olmasını ister. Allah’a karşı gelmiş ve huzurdan kovulmuş şeytanın adımlarını takip etmek, boş vaatlerin, aldatmanın, çirkinliğin ve kötülüğün ardına düşmek demektir. Çünkü Allah’a isyan eden şeytan, insanın da düşmanıdır. Bu konuda Kur'an'da “Ey insanlar! ... Şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır. O size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” buyrulmaktadır.
 
2.9. Tenasüh ve Reenkarnasyon
Tenasüh kelime olarak bir şeyin diğerini takip etmesi, bir şeyi elden ele dolaştırmak, bir şeyin dolaşarak diğerinin yerini alması anlamlarına gelir. Terim olarak ise ölen insanların ruhunun bir hayvan ya da bir insan bedenine girmesi inancını ifade eder. Türkçede “ruh göçü” olarak adlandırılan tenasüh, batı dillerinde “reenkarnasyon” kelimesiyle ifade edilmektedir.
 
Tenasüh inancı Hindistan’da Hinduizm dininde ortaya çıkmış ve buradan Budizm’e ve diğer Uzakdoğu dinlerine yayılmıştır. Tenasüh inancını kabul eden dinler, ahiret inancını kabul etmezler. Bunun için bu dinlere göre iyiliklerin mükâfatı, ruhun bir insan bedenine girerek yükselmesi; kötülüklerin cezası da bir hayvan bedenine girerek alçalmasıdır. Örneğin Hinduizm’de “karma” denilen neden sonuç yasası vardır. Buna göre ölümsüz olan insan ruhu, insanın geçmişte yaptıklarının karşılığı olarak başka bir bedende tekrar dünyaya gelecektir. Ruhun bedenden bedene dolaşması onu kemale erdirebilir. İnsan ruhu, hayvan veya insan bedenlerinde çok sayıda varoluşlar yaşadıktan sonra saflaşırsa (temizlenirse) saadete ulaşır ve yaratıcı tanrı Brahma’yla birleşir. Budizme göre ise bir ruh intikali en küçük böcekten insana varıncaya kadar bütün canlıları kapsayacak şekilde cereyan eder. Ruhun kurtuluşu (Nirvana), insan varlığı safhasında ruhun bütün arzularını yenerek dünya ile alakasını kesmesiyle gerçekleşebilir.

Hinduizmdeki dinsel ve sosyal sınıflar arası (kast sistemi) geçişler de ancak ruh göçü ile sağlanabilir. Örneğin; kast sisteminin işçi ve köle sınıfındaki bir insan iyi bir köle olursa bir sonraki hayatında bir üst tabakaya yükselebilir. Bu inanç aynı zamanda üst sınıfların alt sınıflardaki insanları kontrol altında tutmasını sağlayan bir inançtır. Diğer semavî dinlerde olduğu gibi İslam inancında da tenasüh inancı reddedilmiştir. Çünkü Kur’an, insanların iyi ve kötü davranışlarının hesabının ahirette görüleceğini bildirir. Kur’an’da bildirildiğine göre kötülere uyan insanlar yaptıklarının karşılığını gördüklerinde, güzel işler yapabilmek için dünyaya dönmenin mümkün olmasını arzulaya caklardır. Bakara suresi, 167. ayet bu durumu şöyle tasvir eder: “(Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!
Böylece Allah onlara, işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.”

Ahiret inancına sahip olan İslam dini, insanın öldükten sonra ruhunun yeni bir bedende dirilmesini kabul etmez. Kur’an’da dünya hayatını iyi amellerle geçirmemiş kimselerin ölüm geldiğinde bu dünyaya yeniden dönme isteklerinin boş bir arzu olduğu ifade edilmiştir. Hesap gününde iyilikleri ağır basan insanlar, herhangi bir korku ve üzüntü içinde olmaksızın mutlulukla yüzleri parlayarak Allah’ın nimetlerle donattığı cennette ağırlanırlar. Kötü amellerle hesap gününe varanlar ise korku içinde yüzleri kararmış olarak cehenneme varacaklardır. Bu anlamda ahiret, insanın özgür iradesiyle gerçekleştirdiği fiillerinin sorumluluğunu yükleneceği öteki hayattır. Böylece ahiret inancına sahip bir insanın; ruhun bir bedenden diğer bir beden göç edip durmasına inanması bir çelişki olacaktır.

Kaynak: Meb

İmam Hatip Lisesi, İmam Hatip 11.Sınıf Meslek Dersleri, İmam Hatip 11.Sınıf Eğitim Seti, İmam Hatip 11. Sınıf Kelam Dersi

 

İmam Hatip 6. Sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Eğitim Seti 4 DVD
Yorumlar