Bilgi Sorunu
İmam Hatip 5. Sınıf Temel Dini Bilgiler Eğitim Seti 6 DVD

Bilgi Sorunu

7. Bilgi Sorunu


Kur’an’ın Allah, âlem ve insan hakkında söylediklerinin doğru anlaşılabilmesi doğru bilgiye bağlıdır. Bunun için kelam ilmi bilginin tanımı ve kaynakları üzerinde durmuştur. Ayrıca hem görünür âlemin hem de duyu organlarımızın algısının ötesinde olan âlemin bilgisinin mümkün olup olmadığını konu edinmiştir.

7.1. Bilginin Tanımı

Kur’anı Kerim’de bilgi anlamındaki “elilm” kavramı, günlük bilgi anlamının dışında Allah’ın insanlara gönderdiği bilgiyi yani vahyi ifade eder. Vahiy bilgisi, Allah’tan geldiği için kesindir ve cahiliye dönemi müşriklerinin arzu ve heveslerine dayanan cehaletlerinin de karşıtı olarak kullanılmıştır.

Kelamcılar, konuların teorik bir çerçevesini oluşturmak için eserlerine bilginin tanımını vererek başlarlar. Bilgiyi kelam konularının teorik çerçevesini oluşturacak şekilde bağımsız bir konu olarak ilk ele alan, Maturidî’nin “Kitâbü’tTevhid” adlı eseridir. Maturidî’ye göre bilgi “bilen insan ile bilinen eşya arasındaki ilişkidir.” Bilen ve bilinen arasındaki bu bağ gerçektir. Bu bağ sonucunda meydana gelen bilgi de gerçektir. Çünkü eşya sanal değildir, onun sabit bir gerçekliği vardır. İnsan vahiyden ve duyularla algıladığı kâinattan Allah’ın bilgisine ulaşabilir.

Kelam âlimleri bilgiyi “bilgiye konu olan şeyi, olduğu hâl üzere bilmek” olarak da tanımlarlar. Butanımdaki “şey” kavramı bilinebilen her türlü varlığı içermektedir. Çünkü bildiğimiz bir takım varlıklar masa ve sandalye gibi somut nesneler iken bir kısmı da matematiksel ifadeler de olduğu gibi soyut varlıklardır.

Kelamcılar aynı şekilde somut ve soyut varlıkları kapsamak üzere bilginin konusu olan şeyleri “malum” olarak adlandırmışlardır. Bilinen anlamındaki “malum”, “var olan şey” olarak da tanımlanmıştır. Tanımda kullanılan “olduğu hâl üzere” ifadesi ile de insanın eşya hakkındaki bilgisinin gerçeğe uygun olması gerektiğini ifade etmişlerdir.

Maturidî ve ondan sonra bilgi hakkında görüşler ileri süren kelam âlimleri Allah ve eşya hakkında bilgi sahibi olmanın mümkün olmadığını iddia eden sofistlere karşı çeşitli görüşler geliştirmişlerdir. Çünkü onlar bilgi elde etmenin imkânsız olduğunu ve eşya hakkındaki bilginin kişiye göre değiştiğini iddia etmişlerdir.

“Ehli hak, Sofistlerin aksine eşyanın gerçekliğinin sabit olduğunu ve eşya hakkında bilginin gerçekleşebileceğini belirtmişlerdir. İnsanın bilgisinin üç yolu vardır: Sağlam duyular, doğru haber ve akıl. ... İlham ise ehli hakka göre bir şeyin doğruluğunu bilmenin yollarından değildir.”(Nesefî, Akâidü’nNesefî, s.1.)

Nesefî, eserine neden bilgi elde etmenin müm kün olmadığını söyleyenlerin eleştirisiyle başlamış olabilir? Metni de göz önüne alarak tartışınız.

Kelam âlimleri “Eşyanın gerçekliği sabittir.” ifadesiyle bilgiye konu olan nesnelerin kendinde bir gerçekliklerinin olduğunu kast ederler. Çünkü nesne, özneden ve nesneyi algılayan zihinden ve öznenin nesneyi kavramasından bağımsız bir varlığa sahiptir. Bunun için bilgi mümkündür, nesneler hakkında bilgi edinebiliriz. Allah’ın varlığını da onlara bakarak çıkarabiliriz.

7.2. Bilginin Kaynakları
Allah insana çevresini algılayabileceği duyu organları ve algıladığı verileri değerlendirebilecek akıl vermiştir. Duyu organları vasıtasıyla dış dünyadan edinilen veriler, akılda işlenerek kavramlara sonra da kavramlar arasında çeşitli bağlar kurularak çeşitli hükümlere ulaşılır. Böylece akıl iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini birbirinden ayırır.
İnsanoğlu, hayatını anlamlı kılabilmek için yaratılış sebebi; niçin, nasıl ve hangi ölçülere göre yaşaması gerektiği; ölümden sonrası ile ilgili bir takım sorular sorar ve cevaplarını arar. Ancak bu sorular duyu organlarının verileriyle cevaplanamaz. Bu tür soruları cevaplayan vahiydir. Bunun için kelam ilmi, fizikî âleme ilişkin verilerin kaynağını duyu organları, inanç alanının haber kaynağını vahiy olarak kabul etmiş; bunları anlamlandırıp açıklama görevini de akla yüklemiştir.

Akıl, insanı diğer canlılardan farklı kılan ve doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırarak onu sorumlu kılan temyiz gücüdür. Akıl, aynı zamanda düşünme ve anlama melekesidir. Bunun için Kur’an, insanlara hitap ederek oldukça sık bir şekilde “Akıl erdiremiyor musunuz?”, “Düşünmez misiniz?” ve “İbret almaz mısınız? ifadeleriyle onları akıllarını kullanmaya çağırmaktadır.

7.2.1. Akıl
Akıl, insanı diğer canlılardan farklı kılan ve doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırarak onu sorumlu kılan temyiz gücüdür. Akıl, aynı zamanda düşünme ve anlama melekesidir. Bunun için Kur’an, insanlara hitap ederek oldukça sık bir şekilde “Akıl erdiremiyor musunuz?”,“Düşünmez misiniz?” ve “İbret almaz mısınız? ifadeleriyle onları akıllarını kullanmaya çağırmaktadır.

Kelam ilmine göre akıl, bilgi elde etme yollarından biridir. İmam Maturidî aklı “aynı nitelikte olanları bir araya toplayan ve farklınitelikte olanları ayıran şey” olarak tanımlayarak, aklın varlıkları ve onlarla ilgili bilgileri tasnif ederek sonuçlar çıkarıp kıyas yapabilen bir zihnî güç olmasına dikkat çekmiştir. Kelam âlimlerinin birçok akıl tanımı vardır.
 
Kelam ilminde akıl, iki türlü bilginin kaynağıdır: Akıl ilk olarak bütün insanlarda ortak olan ve kendiliğinden apaçık olan aklî bilgilerin (bedihî bilgi: aksiyom) kaynağıdır. Bedihî bilgiler duyu ya da haberle elde edilmeyip kendiliğinden bilinen, bilinmesi apaçık olanlardır. Örneğin iki zıddın bir arada bulunmasının imkânsızlığı, parçanın bütünden büyük olamayacağı gibi bilgiler kendiliğinden bilinen apaçık bilgilerdir.

İkinci olarak akıl, tümdengelim (talil) ve tümevarım (istikra) gibi akıl yürütmeler yoluyla sonradan kazanılmış (aposteriori) bilgilerin kaynağıdır. Akıl, duyu organlarından gelen bilgileri kullanarak yeni bilgilere ulaşabilir ve bu tür bilgilere ‘çıkarımla ulaşılmış bilgiler’ anlamında ‘istidlâlî bilgiler’ adı verilmektedir.

Kelam âlimleri vahyin kesin olarak belirlediği inançlar dışında bir şeyin doğru ya da yanlış olduğunun açıklanması ve yorumlanmasında aklın ilkelerini, aklın apaçık bilgilerini ve akıl yürütme yoluyla elde edilmiş bilgileri dikkate almışlardır. Bunun yanı sıra insanın haz, elem, sevinç gibi aklın algıladığı tecrübeleri de önemli sayılmıştır.

7.2.2. Vahiy
İnsanın dış dünyaya açılan penceresi duyu organları ise gaybî konulara açılan penceresi de vahiydir. Vahiy, insanı bilgi bakımından yüce âleme bağlamakta ve onu sadece kendi aklıyla baş başa kalmaktan kurtarmaktadır. Kelam ilmine göre vahiy, bilgi kaynaklarından biridir ve vahyin bildirdiği bilgi doğruluk bakımından kesindir. Çünkü Kur’an’da toplanan vahiyler, sübût bakımından kesindir.

Yani Allah’ın Peygamberine ulaştırdığı şekliyle bugün elimizde bulunmaktadır. Allah insanların bilmediklerini peygamberlere vahiy yoluyla bildirmiştir. Bu vahiyler Kur’an’da toplanarak insanların gayb âlemine ilişkin bilgilerinin kaynağı olmuştur. Örneğin; Allah’ın sıfatları, ahiretin varlığı, melek inancı gibi, insanların akıllarıyla bilmesine imkân olmayan gaybî konular vahiyle bildirilen konular arasında önemli bir yer tutar. Bu bakımdan vahiy olmaksızın iman esaslarının belirlenmesi mümkün değildir. Kur’an’da bunu ifade etmek üzere “İşte böylece sana da emrimizle Kur’an’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.” buyrulmuştur.

Vahiy, insanın hayatının amacı üzerinde de durarak hayatını anlamlı kılması için yol gösterir. İnsanın kim olduğu, hayatının kaynağı, hayatının amacı ve öldükten sonra ne olacağı bu yol göstericiliğin birer parçasıdır. İnsanın Allah ile ilişkilerinin nasıl olacağı bu çerçevede ele alınabilir.

Örneğin; dua ve ibadet, vahiy sayesinde öğrenilebilir. İnsan, Allah’ın varlığını bilsede ona nasıl ibadet edeceğini bilmesi mümkün değildir. Vahiy yine insana ahlakî değerler hakkında ve ahiret hayatı hakkında da bilgi verir. Kıyamet, cennet ve cehennem ahiret hayatının birer parçası olarak vahyin bildirdiği önemli konular arasında yer alır.

NOT EDELİM
İbn Hazm’a göre “Kur’anî olan her şey aklîdir. Aklî olan her şey Kur'anî'dir."(Câbirî, Arap Aklının Oluşumu, s. 432.)

BELİRTELİM
“(Resûlüm!) Bunlar, bizim sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem’i himayesine alacak diye kura çekmek üzere kalemlerini atarlarken sen onların yanında değildin; onlar (bu yüzden) çekişirken de yanlarında değildin.” (Âli İmrân suresi, 44. ayet.)
Yukarıdaki ayet, vahyin hangi yönüne dikkat çekmektedir? Belirtiniz.

Vahyin bilgi verdiği alanlardan biri de geçmiş milletlerin ve peygamberlerin hayatlarına ilişkin bazı olaylardır. Kur’an geçmiş peygamberlerin hayatlarından ibret verici olayları anlatarak hem bizleri bilgi sahibi yapmakta hem de ibret almamızı istemektedir. Kur’an’da bunu ifade etmek üzere “Ey Muhammed!) Biz, sana bu Kur’an’ı vahyetmekle geçmiş milletlerin haberlerini sana en güzel bir şekilde anlatıyoruz. Gerçek şu ki, sen bundan önce (bu haberleri) elbette bilmeyenlerden idin.” buyrulmaktadır.
Kelam ilmi inanç konularının gaybî özelliklerinden hareketle haber kaynağı kabul edilebilecek naklî deliller konusunda bazı şartlar ileri sürmüştür. Bir naklin kelam ilminde haber kaynağı ve delil olarak sayılabilmesi için sübutunun ve konuya delaletinin kesin olması gerekir. Baştan sona Allah’tan vahiy olarak geldiğinde hiçbir şüphe olmayan Kur’an, kelam ilminin naklî delilidir. Vahiy dışında sübutu kesin sayılan mütevatir hadisler kelam ilminde haber kaynağı olarak kabul edilirken, mütevatir dışındaki meşhur ve âhad hadisler kelamda tek başına bir delil olarak kabul edilmemiştir.

7.2.3. Duyular
Kur’anı Kerim’de insanın dış dünyadaki varlıkları algılaması için duyu organlarının yaratıldığı, bu organlarını doğru kullanmayanların kınanacağı belirtilmekte ve insanın bu organları kendine veren Allah’a şükretmesi istenmektedir. Kur’an’da bu konuya dikkat çeken ayetlerden birinde şöyle buyrulur: “(Resûlüm!) De ki: Sizi yaratan, size işitme duyusu, gözler ve kalpler veren odur. Ne az şükrediyorsunuz!” Böylece Kur’an, insana verilen organların bilgi kaynakları olmalarının yanında ahlakî olarak da şükrü gerektirdiğine dikkat çekmiştir.

Kur’an’ın duyularla ilgili sunduğu bakış açısından hareket eden kelam ilmi, insanın bilgi elde etme yollarından birini duyular olarak kabul etmiştir.
 
NOT EDELİM
Doğru Bilginin Dereceleri İslam düşünce tarihinde doğru bilginin kesinlik dereceleri Kur’anı Kerim’de geçen ifadelerden hareketle “ilme’lyakîn”, “ayne’lyakîn” ve “hakka’lyakîn” olmak üzere üç kategoride toplanmıştır.
1. “İlme’lyakîn (kesin zihnî bilgi)” akli veya naklî delil ile bilinen bilgidir. Mutfaktaki balı duyarak ya da bazı işaretlerden hareketle bilmek gibi.
2. “Ayne’lyakîn (kesin açık gözlem)” duyu yoluyla elde edilen bilgiyi ifade eder. Mutfaktaki balı görerek bilmek gibi.
3. “Hakka’lyakîn (yaşayarak bilmek)” ise iç duyu veya iç tecrübe vasıtasıyla insanda meydana gelen en kesin bilgiyi ifade eder. Mutfaktaki balı tadarak bilmek gibi.
 
Duyu organları deri, göz, kulak, dil ve burun insana dış dünyadan sürekli veriler aktarır. Bu beş duyu organı insanın dış dünyaya açılan pencereleri gibidir. Bu duyu organları vasıtasıyla elde edilen bilgiler, Kelam ilmine göre inkârı mümkün olmayan zorunlu bilgiler (zarurî) kategorisindendir.

Kelam âlimlerine göre duyu organlarıyla elde edilen bilgilerin, kesin bilgiler olarak kabul edilmesi için duyu organlarının sağlam ve sağlıklı olması gerekir. Çünkü çeşitli nedenlerle duyu organlarımızın verdiği bilgiler bizi yanıltabilir. Üstelik bu organlarımızın kapasiteleri de sınırlıdır. Örneğin; gözümüz sadece belli ışın dalgalarını görebilir, kulağımız sadece belli aralıktaki ses frekanslarını işitebilir.

Kelam ilmi, duyu organlarını bilgi kaynağı olarak kabul eder. Bununla birlikte yanılma olasılığı olan duyularla elde edilen bilgiyi, vahyin ve aklın denetlemede önemli bir rolü olduğunu da belirtir.
 
KONUŞALIM
Dinî sorunları çözmede kelamın yöntemlerinden olan akıl, vahiy ve duyular konusu üzerinde sınıfta konuşunuz. Akıl, vahiy ve duyuların bize hangi alanlarda bilgi verdiklerini, kesinlik derecelerini ve fonksiyonlarını belirleyiniz. Daha sonra bunları bir kavram haritası üzerinde gösteriniz.

7.3. Bilgi-Değer İlişkisi
İnsan, eylemlerinde bir amaç gözetir. Amacı belirlenmemiş davranışın bir anlamı yoktur. İnsanlar bir tercih yaptıklarında, bir eylemde bulunduklarında belli bir değere göre hareket ederler. Bir eşya yararlı ya da yararsız, bir davranış iyi ya da kötü, bir bilgi doğru ya da yanlış ve bir resim güzel ya da çirkin olduğu için tercih edilir ya da tercih edilmez. Söz konusu eşya, davranış, bilgi ve resim hakkında verdiğimiz yararlı, iyi, güzel doğru gibi hükümler, olanla olması gereken arasındaki farkı da belirler. Örneğin; zulüm, olmaması gereken bir davranıştır. Olması gereken adalettir. Çünkü insanlar değer bakımından zulmü “kötü”, adaleti ise “iyi” olarak nitelerler.

Buna göre değeri, bir takım eylemleri doğru veya yanlış, iyi veya kötü, güzel ya da çirkin şeklinde nitelememizi sağlayan ölçütler olarak kabul edebiliriz. Bu durumda yararlı ve zararlı gibi nesne değerlerden, güzel ve çirkin gibi estetik (sanat) değerlerden, iyi ve kötü gibi ahlakî değerlerden, doğru ve yanlış gibi mantıkî değerlerden bahsetmek mümkündür.
Kur’an’da değer belirten ifadeler çokça tekrarlanır. İnsanların bazı söz ve davranışları iyi, güzel ve doğru olarak nitelenirken, bazı söz ve davranışları ise kötü, çirkin ve yanlış olarak nitelenir. Böylece inanan insan, vahyin bildirdiği olumlu değerlere uygun söz ve eylemlerde bulunmak ve olumsuz değerlere uygun söz ve eylemlerden de kaçınmak ister. Bu hususta Kur’anı Kerim’de “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” buyrulmuştur.

İnsan kendine bildirilen vahiyden ve aklını kullanarak oluşturduğu değerlerden hareket ederek, hırsızlık yapmayı, yalan söylemeyi, haksızlık yapmayı kötü olarak niteler. İyilik yapmayı, doğru söylemeyi ve emeğiyle çalışıp kazanmayı da güzel olarak niteler. Değerler ne kadar kabul edilir ve tekrar edilirse o oranda yaygınlaşır ve nesnellik kazanır. İslam âlimleri değerlerin nesnelliğini vurgulamak için “ahlak” kelimesini davranışların zorlanma olmaksızın insanın kendinden çıkan huy şeklindeki tarif etmişlerdir. Kur’an’da da ahiret hayatını dışlayan putperest ve kabileci müşriklerin dünyevî zevkleri temel alan Cahiliyye Dönemi değerlerinin herkes tarafından kabul edilemez olduğu vurgulanmaktadır.

Ahlaki değerlerin nasıl bilindiği konusunda kelam âlimleri iki farklı görüş öne sürmüşlerdir. Eş’arî âlimler insan eylemlerinin kendinde iyikötü gibi bir değerlerinin olmadığını, bu yüzden aklın neyin iyi neyin kötü olduğuna karar veremeyeceğini ve bilemeyeceğini, iyi ve kötünün ancak vahyin ifadesiyle anlaşılabileceğini iddia etmişlerdir. Mutezilî ve Maturidî âlimler ise fiillerin kendinde iyikötü gibi ahlakî değerleri olduğunu, aklın onlara iyi ya da kötü hükmü vermediğini ancak evrensel olan bu değerlerin akıl ile bilinebileceğini belirtmişlerdir.

Maturidî ve Mutezilî âlimlerine göre inancı olmasa da birçok insanın ahlakî değerlere uygun davranabilmesi, bu değerlerin insanlardan bağımsız bir gerçeklikleri olduğunu gösterir. Bu nedenle özgür iradeye sahip insanın bu değerlere uygun davranması ve davranışlarının sorumluluğunu yüklenmesi gerekir. Kur’an’a göre inandıktan sonra özgür iradesiyle ahlakî değerlere uygun yaşayan insan, bu dünyada mutlu olduğu gibi ahirette de karşılığını alacaktır. Çünkü Kur’an’da “Allah güzel davrananları sever.” buyrulmuştur.

7.4. Bilgi-İnanç İlişkisi
İnsan duyu organları vasıtasıyla çevresiyle sürekli bir etkileşim içerisindedir. Bu etkileşim insana çevresinden birçok veriyi taşır ve insan zihni de bu verileri çeşitli şekillerde kategorize ederek kavramlara ulaşır. Örneğin; çevremizdeki tek tek ağaçlardan hareketle zihnimiz bir “ağaç” kavramına ulaşır. İnsan aklı bu kavramlarla yetinmez. Kavramlar arasında çeşitli ilişkilerle varlıklar hakkında yeni hükümler oluşturur. İnsan aklının elde ettiği kavramlar ve kavramlardan hareketle elde ettiği hükümler bilgi olarak tanımlanabilir.

İnanç ise deney ötesi olana, görünmez olan gayba bağlanma anlamında bilgiden farklıdır. Psikolojik anlamda derûnî, şahsî ve bireysel bir tecrübe olan “Allah vardır ve ben ona inanıyorum.” şeklindeki bir önerme, ilke olarak mantıkî anlamda doğruluğu sorgulanamayan bir önermedir. Kelam âlimleri bunu ifade etmek üzere imanın aklın değil kalbin bir fiili ve tasdiki olduğunu ifade etmişlerdir. Ancak bu, inancın bilgiden yoksun olduğu ya da onu dışladığı anlamına gelmez.
 
TARTIŞALIM
“Onlara: Allah’ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” (Bakara suresi, 170. ayet.)

“Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.” (Necm suresi, 23. ayet.)
“...De ki: Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi var mı? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.” (En’âm suresi, 148. ayet.)
Yukarıdaki ayetlerde müşriklerin inancının niçin eleştirildiğini tartışınız.

Kur’an’da müşriklerin vahye dayanmayan bilgisizce oluşturdukları batıl inançları eleştirilmiştir. Çünkü onlar arzularına uyarak bilgileri olmadan cinleri Allah’a ortak koşuyorlar, Allah’a oğullar ve kızlar yakıştırıyorlar, putlara tapıyorlar, ahireti inkâr ederek zanlarına göre hayatlarının sadece bu dünya ile sınırlı olacağını söylüyorlardı. Bunun için Kur’an, insanları düşünmek suretiyle inançlarını temellendirmeye ve akıl yürütme güçlerini kullanmaya şu şekilde davet etmiştir. “De ki: İşte benim yolum: Ben şuurlu bir şekilde Allah’a çağırıyorum, bana uyanlar da.” Yine Kur’an’da “Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.” buyrularak, hem duyuya dayalı aklî tasdikte hem de kalbî tasdikte bilginin önemine dikkat çekilmiştir.

Kur’an’ın ilk inen ayetinin “oku” olması vahiyle inen ayetlerin okunması anlamına geldiği gibi evrende Allah’ın yaratışına delalet eden varlıkların gözlenmesi ve araştırılması gerektiği anlamını da ifade eder. Çünkü Kur’an’da “... Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” ve “Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar.” buyrulmuştur. Böylece iman, bilgiyi engellemediği gibi, cehalete dayalı bir iman da batıl inançlardan uzak kalamaz.

Kaynak: Meb

İmam Hatip Lisesi, İmam Hatip 11.Sınıf Meslek Dersleri, İmam Hatip 11.Sınıf Eğitim Seti, İmam Hatip 11. Sınıf Kelam Dersi

İmam Hatip 5. Sınıf Hz. Muhammed'in Hayatı Eğitim Seti 6 DVD
Yorumlar